Random etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Random etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Random

Bu konu ile ilgili tüm postları burada görebilirsin genç, hatta kendini Asgard'da bile.

Blackmoor epikliği.

Isı kontrolü ya da armonik besleyicilerden beslendiğimiz şu günlerde yağmurlu soğuk günlerin dalgalarında kulaç açmaya başladık. Tatil sonrası ofisteki biriken her şey dağınık ancak sarkastik bir fanzin sayfası gibi gelmişti, ancak her tatilde bolca miktar biriken mailleri bitirdiğimde gökkuşağının güzel renklerini görebilmek daha güzel geldi.

Neyse ki Blackmoor diye bir şey var. Daha önce duydunuz mu? Bir haftadır içine girip çıkıyorum. Great Svenny ile birkaç maceraya bulaştım, Blue Rider olan Bill'i bir kaç kez uzaktan gördüm ancak Wizard of the Woods'a hiç bulaşmadım. Sonra Blackmoor Lordu olan Fant'ın topraklarından ilerleyip Mello'ya denk gelene kadar işlerin iyice karıştığını gördüm. Troll Bridge yakınlarında Mello'nun küçük Hobbit evine uğrayıp biraz soluklandım, tüm bu süreç içerisinde Fant karşıma ortaçağ şövalyelerini çıkartmadı. Gerçi çıkartsaydı da bir şey olmayacaktı, hayatı boyunca orklarla mücadele eden Great Svenny'i çağırabilirdim.  


Dave Arneson, oyun masasının kenarında oturup kurallardan biraz daha fazlasını düşünen adamlardan biriydi. Yüzüklerin Efendisi'ni eleştiren Gary Gygax'in tam aksine o bu seriden fazlaca beslendi. Onun katkılarından bazıları henüz ortada yazılmış bir kural yokken bile arkadaşlarıyla oturduğu oyun masalarında ortaya çıktı. Dave amcam Blackmoor'un masalarında oyunu yönetirken, ekstra olarak bir oyun daha neye dönüşebilir? diye sürekli kurcaladı. Revize etme kültürü! Seviyorum böyle zihinli insanları. Sonra o küçük masa, 1970'lerden itibaren gelişen mistik bir role playing kültürü haline geldi. Bu mistik dünyanın daha tuhaf kısımlarında Tsathogghua'ya da rastlamak mümkün tabii. Misal biraz zihin epikliği yaptım. Mello'nun Hobbit evinde soluklanırken, buzların altında yaşayan Tsathogghua hiç beklenmedik bir anda bahçeye çıkageldi. Elimdeki kozu kullanıp ona dans eden ışıkları gösterdim ve onu oradan defettim. Umarım uyuduğu yerde mutludur, Dave Arneson'a ithafen diyelim. 

Uzaylı Dünya'lıları izler mi?

Galaksiler arası kahve molası verip vermemeleri hakkında o derin düşüncelerim bugünkü Kadıköy/Irish pub'da zihnimi bolca miktar işledi. Kimin? Uzaylıların. Arkadaşlarla uzun vakittir gitmiyorduk güzelim Irish'e. Haydi dedik çıkıp Kadıköy'ün havasını alalım, azıcık kendimizi genç hissedelim. Bizler üniversite arkadaşları olup halen daha görüşen beş-altı kişiyiz, fakat bugün biri yoktu. Kendisi gibi sevimli bir tasarım atölyesi olan arkadaşımın, D&D'yi uzaylılara bağlayacağı konusunda hiç bir fikrim yoktu. Gaugin gibi bir dahi değiliz, üzgünüm. Ancak hakkını vermem lazım oraya gelene kadar D&D'de Giff ve Neogi'den bahsettiği için güzel bağladı. Sıkıyorsa bağlamasın, zihnim tepesinde ahah. Sıradan bir müphem davranış değil bu arada, fazlaca gerçekci. 

Derken, zaten benden bir kaç şey çıkacaklarını bildikleri için pür dikkat bana odaklandılar. Haydi Alpirik start ver, başlayalım zımbırtısı. Sıraladım, galaksiler arası kahve molası verirler mi? Ya da kahve yerine elektrik akımı mı içiyorlar? Dünya'yı incelerken hangi şarkıları mırıldanıyor olabilirler? Uyuyorlarsa rüyalarında galaksiler arası yolculuk ediyorlar mı? vs vs. Daha çok var tabii de, hangi birini yazacağımla ilgilenmiyorum. Onların gözlerinde bizler sanırım tuhaf yaratıklar olabiliriz. Sürekli bir şeyleri tekrarlıyoruz.

Neyse ofiste son bir kaç günüm. Ağustos'ta tatile çıkıyore. Ancak bir yerlere gidesim yok, kralım ve kraliçemin yanına gidip, bol bol temiz hava alıp, havuzun başında spor yapıp bir güzel terleyip ardından havuza atlayıp serinleyip, çıplak ayakla bahçede dolaşıp meyve ağaçların yanına gidip onlara bir güzel temas edip, sonra kraliçe tanrıça annemin 'Aaaalpim yemek hazır, haydi oğlum' seslenmesini duyup, sonra kral majesteleri babamın haydi bi tavla daha atalım, sonra da Metamorphosis alpha kurcalayalım heyecanlarını duyup, akşamları bahçede mangal votka, carlsberg, şarap, rakı eşliğinde kral ve kraliçemle keyif yaparak Have you ever seen the rain şarkısını dinleyip, fazlaca yeğenlerimi kandırıp, kardeşim ve gelin hanıma mandalinaların kaç gözü var, hipopotamların kalbinin içi ne renk gibi sorular sorup, gizlice tarçına sokulup onu kilolu göbüşünden avuçlayıp bir güzel sinirlendirip tıslamasını sağlayarak bu sezonu tamamlamak istiyorum. Daha çok var inanın.

Hazırım hazır.

Konuşamayacağım İsmail!

Bir kap su bırakınız.

Sıcaklarla aranız nasıl gençler? Önerdiğim o armonik besleyiciler işinize yarıyor mu bilmek istedim ehe. Bir kaç blogda gördüm ve ben de müsaadenizle hatırlatmak istiyorum. Evlerinizin, apartmanlarınızın, çalıştığınız iş yerlerinizin önlerine lütfen bir kap su bırakınız, mama da veriniz. 

Bu akşam Dragon dergisinin 95. sayısını tekrar okuyup kendime verdiğim ödülleri hatırlamak istedim. Dragon makaleleri serilerinin tekrar canlandırılmalarında en temel ilke olan o güzelim sayısı. JRR Tolkien amcamın D&D ve Ad&D oyunları üzerindeki etkisi müthiş. Bu dergiyi babamdan nasıl aşırabilmişim onu da anlamakta güçlük çekiyorum, ki kolay olmamıştı. Tolkien'ın Dungeons&Dragons'ın yaratılışı ve daha sonraki gelişimi üzerindeki etki sorusu, Gary Gygax'ın düzenli olarak geri döndüğü bir konu, bunu defalarca okumuştum. 95. sayfasının en önemli özelliği aslında Yüzüklerin Efendisi serilerinin çıkması.

Dungeon&Dragons kurgulayıcısı Gygax, The Hobbit'i çok sevdiğini söylerken, Yüzüklerin Efendisini yavaş ilerleyen, büyüsü beklediği kadar etkileyici olmayan ve hatta finali tatmin etmeyen bir roman olarak değerlendiriyor. Tolkien amcamın buna kesinlikle katılmayacağını bugün hepimiz biliyoruz.

Salondaki masam çok dağınık, üzerinde iki üç gündür Metamorphosis Alpha, onun yanında Tsathogghua'nın diğer bölümleri öylece duruyor. Bir toplantıya hazırlandığım için yarım kalmıştı. Şu anda bile bana bakıyorlar, ancak kıyamayacağım onlara daha fazla. Bu postu yayınladıktan sonra yanlarına usulca dalacağım. 

Bu arada, İdilcik, popartmuseum adında, ileride dev bir görsel frekans olacak olan hoş bir blog başlattı. Blog içerik olarak kısa kısa postlar, görsel sanatlar üzerine sanatsal bir takım materyaller içerecek. Hepiniz davetlisiniz, katkıda bulunmak isterseniz de buyurunuz.

Klibin sonundaki sürpriz gala vibe'a geliyor.

Bayramda gelirsen pont du nord içebilirsin.

Dün gece uykumdan uyandıktan sonra mutfağa su içmeye gittim. Evin içi tamamen sessizdi, yalnızca buzdolabının sesi vardı. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Genelde su içerken gece mutfakta duran tek bir mandalinanın bile evi dolu hissettirmesini düşünürdüm ve bu sefer farklıydı. Bu kadar yoğunluktan sonra bu sakinlik bana göre değildi. Hayat gerçekten enteresan bir şey. İnsan günlerce toplantılarda, kalabalık caddelerde, havaalanlarında sürükleniyor, sonra bir anda kendi mutfağında duran bir bardak suyla baş başa kalıyor.  

Bayram'a yaklaşıyoruz değil mi? Ben bayram ziyaretlerini sevmiyorum ancak bunun yanında annemin taktikleri farklıdır. Ziyarete gitmem için bana çeşitli sekanslarda bulunur. İş gezisinden yorgun döndüğümü bildiği için direkt gel diyemiyor ahah. Onun yerine, bayramda gelirsen pont du nord içebilirsin diye mesaj göndermiş vatsaptan. Bu yalnızca şarap önerisi değil tabii, bunun altında katmanlar var. Önce içecek gösteriliyor, sonra rahat bir otam hissi veriliyor, finalinde ise mutlaka gelmelisin'i masaya bırakıyor. Ulan sanki ben gitmezsem evde herkes nöbetleşe pont du nord tüketmek zorunda kalacak. 

Sofia-Belgrad postunu hazırlayacaktım ancak uğraşmak istemedim, sonra hazırlarım. Sofia her zamanki Sofia. Sokakları, caddeleri sakin. Belgrad her zamanki gibi fantastik.

Evime ve yatağıma en güzelinden saygı bırakıyorum, onlar beni ben onları çok özlemişiz. Komşu Hanım'a patili dostlar için tüm mamaları bırakmıştım, sağolsun her evde olmayışımda ilgileniyor. Dişi kedilerin bebişleri olmuştu, onlar da bayağı büyümüşler. Sanırım bir haftasonu onlar için zincir şekilde kedi evleri yapmam gerekecek.

Şu kısacık hayatta.

Ve insanoğlu kapı kollarını keşfetti.

Kapı kollarının keşfi – farklı tasarımlar ve kültürel yorumlar

Ne gündü ama!? Yoğunlukla beslenen matematiğin yanlış terimi gibi. Eleftheria Arvanitaki'nin şarkıcikis uyarlaması olan Dynata şarkısının başındaki elemanın sesi ve efektlerinin seni adeta prizmatik bir kültüre davet etmesi kadar eşsizdi, abartmıyorum. Mayıs'ın ikinci haftası bolca daldan dala zıplayacağım. Atina-Sofia-Belgrad ekseninden TR'ye döneceğim, bolca iş notları olacak. Works pure hustle mode on point! falan işte, iş gezilerinin mucidine kocaman alkış. 

Bu görseli Pinterest'de gördüm, çok şık ahah. Ben bazen kapı kollarını elimle tutamıyorum ya. Bu durum normal mi, bilmiyorum ancak benim küçük bir hijyen takıntısı diyebiliriz belki. Psikologlar göreve ehe. Ofis ve ev hariç dışarıda nerede olursam olayım dirsekle. Tabii onlara kirlisin, sen temizsin ibaresi eklemiyorum. YK üyeleri bugün öğlen yemeğine davet etti. Gittiğimiz yerde lavaboya girip ellerimi yıkayayım derken kapı kolunu dirseğimle açtım kapattım. Evet bu benim için normal bir durum ahah ancak masaya geri döndüğümde YK üyelerinden çok sevdiğim biri dirsek ninja olmuşsun falan dedi. 

Her nesnenin bir enerjisi ve atom parçacıklarının olduğunu varsayarsak bu gayette olası. Dün biraz gözlerim ağrımıştı. Gözlerimi kapatıp parmaklarımla göz kapaklarıma masaj yaptığımda çıkan sesleri küçük bir yavru aslan seslerine benzettim. Çocukken annemin beni bolca kandırdığı, kardeşimin de oha ciddi mi der gibi baktığı, gözlerinizi kapattığınızda atom parçacıklarını görebilirsiniz cümleli anı hiç unutmuyorum. Bizimki Uluslararası Halkla İlişkiler içerikliydi ancak fizik teorisi de ilgi alanıydı. Şimdilerde 65 yaşlarında, kendini botanik tasarıma verdi, bahçenin daha güzel olması için uğraş veriyor, arkadaşlarıyla tiyatro-sergilere gidiyor bir yandan da şarap gurmeliği. Parlak mavi gözleriyle bu yaşlarında bile çok güzel görünüyor.

Muhtemelen yapıyorsunuzdur da, ancak küçük bir önerim kapı kollarını dirseklerinizle açıp kapatınız. Çoğalalım azıcık. Toplumun kapıları elle açmak normal diye betimlediği normlarda biz anormal olalım.

Bi akustik Bailamos yapmayalım mı ya?

Çamaşır makinem çoraplarımı yiyor.

HBO gerçekten bu işi çok iyi biliyor. Kurgu departmanlarında çalışan insanlar çok iyi çıkarıyor. A Knight of the Seven Kingdoms dizisini izlemeye başladım. Game of Thrones'un öncesini anlatıyor. Westeros topraklarında bolca ejderha görebileceğim için mutluyum. Baldur's Gate dizisini de büyük bir heyecanla bekliyorum.

Metamorphosis Alpha kurcalamalarım devam ediyor, bayılıyorum şu işe. Tüm haftayı bu güzel oyunu kendi zihnimde farklı evrenlere dışkınya ederek yaydım. Tsathogghua'nın Grönland'ında gezinirken gördüğüm buzullara göz kırpmak, sonrasında Tsathogghua'a gizlice tapan üyeler Kültistlerle merhabalaşmak Metamorphosis Alpha ile içli dışlı olmak demektir. 

Bu arada sevgili arkadaşlar bir konuda sizden özür dileyeceğim. Blogumda ki kategorileri düzenleyeceğim için ''Okuma listenizi'' birazcık istila edeceğim çünkü her kategori güncellediğimde eskiden yayınladığım postların hepsi listenizde görünecek ve bu durum gerçekten kötü evet, afedersiniz.

Neyse gelelim konumuza. Bir ev efsanesine göre çamaşır makinesi tek çorapları yiyor olabilir. Ancak zihnimin küçük NASA köşesi bile bu gizemi çözmek için proje başlatmadı. Zihninin küçük NASA köşesi mi!? Oysaki ben ev normlarına uymayan her nesnenin sesine kulak verebilirim. Anlayamadığım şey her yıkamadan sonra çift bir çorabın bir tanesinin mutlaka kaybolması. Makinenin gizli bir mideye sahip olmadığını biliyorum tabii ancak bu güzel makine benim tatlımdı, son günlerde makinemin adına yamyam koydum.

Önceki gün makinenin içinden giysileri çıkarttığımda t-shirtümün içine girmiş olan bir çorap gördüm. Ondan önceki partta ise pantolonumun içine girmişti. Bu kaybolma olayı bana daha önce terliklerin tropik kaçışını hatırlattı tabii. Lütfen dikkat edin, aynı anda beş kitabı okurken bir yandan da spagettiyle ip cambazlığı yapmak gibi bir şey değil bu. Bu elbette orta çağ'da cep telefonu kullanmak gibi bir şey de değil ancak o şekilde görememiş olsaydım halen daha bu gizemle yaşamaya devam edecektim. Çorap arkadaşlarınıza sahip çıktığınız için teşekkürler t-shirt, teşekkürler pantolon. 

Tatlım oradan bi la camisa negra lütfen.

İlgili:

Özlem Jörmungandr'ı görürse ne yapar?

Havalar çok güzel değil mi? Bir kaç günlük güneşten sonra yağmur-rüzgar ikilisi bolca miktar bize sevgilerini sundular. Şu anda dışarıdan gelen rüzgar sesi aç camı falan içeriye girmek istiyorum diyor. Bu arada sevgili Carlsberg Türkiye yöneticileri, bu güzelim biranın ambalajını değiştirmek nereden geldi aklınıza? Danimarka'nın o kutup soğukluğundan esinlenen ambalajını ben görmekten son derece memnundum. Ambalajına neden truva atı koyarsınız onu anlayamadım. Eğer bana ulaşırsanız iş geliştirme prosedürlerinden o çığır açıcı fikirlerimi sizinle paylaşabilirim. Ofisteki son saatlerimde Lambada'ya sarmıştım, eve geldim yine dinliyorum. Yaz geldi diye sanırım ya da var bir bokluk bunda.

Detoks'dan sonra tatlılara göz kırpan sevgili Annabell'in önerdiği Gece Yarısı Kütüphanesini okumak zevkli ilerliyor, böyle güzel kitapların hemen bitmesinden hoşlanmadığım için okuma süresini uzun tutuyorum. Nora'nın, tüm depresifliğini sıraladığı ve Elm Hanım'ın da bu konuda yardımcı olduğu pişmanlıklar kısmını atlatmak güzeldi. Bilim kurgu sahnesinde Dan ile olan ilişkisinin olumsuz şekilde ilerlediğini gördü. Noracığım katıldığı olimpiyatlarda gümüş madalya alıp Kraliyet Onur Nişanı'na sahip oldu ki bunu beklemiyordum. Hatta TED konuşması bile yaptı. Ancak Voltaire halen yok, şimdilik böyle ilerliyor.

Görünüşe göre Özlem vs Jörmungandr karşılaşması olacak. En azından zihnimde bunu tasarlıyorum. Düşünsene uzay aracı kullanıyorsun, sonra ineceğin yeri belirliyorsun. İneceğin yer o galakside bir deniz oluyor. Denizde kim var? Bingoo! Midgard yılanı olan Jörmungandr bir anda derin sulardan çıkıyor ve onunla karşılaşıyorsun. Özlem büyük bir endişe ile kollarını açmış kıyıya gitmeye çalışıyor, Özlemin zihninde fırtınalar kopuyor ve kaçış planları raks ediyor. Jörmüngandr devasa gövdesi ile suyun altında yükseliyor, dalgalar uzay aracını yok ediyor. Bu çılgınca karşılaşma sırasında Özlem Midgard yılanının gözlerine bakıp meydan mı okuyor? Özlem'in sesi yankılanıyor. ''Arkadaşlaaar sakın buraya gelmeyin.''

Bu akşam şöööyle bir güzel Metamorphosis Alpha'yı tekrar kurcalayacağım. 1976'da çıkmış bu oyun aslında tarihte ilk bilim kurgu rol yapma oyunu. Traveller’dan bile önce. Düşünsenize, o dönem için ne kadar çığır açıcı bir fikir! Ancak işin komik yanı, kurallar öyle dağınık ve ilkel ki, okurken acaba bunu nasıl oynatmışlar? diye sorguluyorum. Hatta sevgili babacığımla bile görüntülü konuşma yapıp bu oyunu oynamıştık ahah. Çocuk nostaljisi yaşamıştım lan. Yine de o ham haliyle bile rol yapma oyunlarının evriminde çok önemli bir adım gibi görünüyor tabii. Neyse siz çok yaşayın ya.

Lambada öyleyse.

T-Rex selfie çekmeye çalışsaydı ne olurdu?

T-Rex selfie mizahı
görsel kaynağı: patch.com

Gençler merhaba. Havalar artık düzeldi, havalar düzelince yakışıklı olduğumu hissediyorum, bugün çok yakışıklıyım mesela, merhaba evet. Şu İtalyan hanımefendi ile iletişimde olmam gerekir sanırım. Ve hiç düşündünüz mü, T-Rex selfie çekmeye çalışsaydı ne olurdu? Kısa kollar, dev dişler ve vahşi doğa. Gerçekten ekranı tutabilir miydi, yoksa sinirlenip telefonu yere mi fırlatırdı?

Gerçekten bu soruyu hiç sormayı tercih ettiniz mi ahah? Yani evet güçlü, karizmatik, tarih öncesinin kralı falan ancak o kollarla telefonu tutmaya çalıştığını hayal etsene? Gerçekten mi? Daha ekranı açamadan sinirlenip yere bırakır sonra da zaten ben doğalım triplerine girerdi muhtemelen. Dinozorların merak duygusu varsa içten içe de merak ederdi. T-Rex selfie ile ne yapıyorsun sen dostum? 

Ormanın içinde işler daha da karışırdı tabii. Bir yandan devasa ayak sesleri, bir yandan yaprakların arasından gelen tuhaf hışırtılar. T-Rex telefonu bir şekilde yere sabitlemiş, poz vermeye çalışıyor ancak arkadaki başka bir dinozor arkadaşı kadraja giriyor. Tam oldu diyecek bir bakıyorsun arkada biri ot yiyor, diğeri kavga ediyor. Yani bugünkü gibi aslında, tek farkı sadece biraz daha dişli versiyonu. 

Gündelik hatalar kısmı zaten ayrı bir olay. Yanlışlıkla ön kamerayı açıp kendine bakınca bir anda irkilmesi, ya da kamerayı ters çevirip saatlerce neden çalışmıyor bu? diye düşünmesi. Belki de en büyük kriz fotoğraf çekildi mi çekilmedi mi? olurdu. Vahşi doğada bile bu kadar karmaşa varken, T-Rex'in tek derdi aslında basit bir soru olabilirdi. Şu fotoğrafta düzgün çıkabildim mi? Belki de milyonlarca yıl önce bile mesele aynıydı. Sadece fon değişikti, biraz daha ağaç, biraz daha kaos, biraz daha hayatta kalma stresi. Dinozorların o dönemlerinde de selfie derdi vardı, farklı bir selfie zımbırtısı. Bizim çağda ise beni tiye alan bir kedi var, onu göremiyorum uzun vakittir. Evrim dediğin şey biraz da mizahın evrimi galiba.

Neyse konuyu bağlayalım gençler. Benim bugün caddenin tam ortasında, yaya geçitinde hiç tanık olmadığım bir olayı görüp sesli şekilde yok artık diye tepki verdiğim konuya gelelim. Yaya kaldırımındasın yahu sen, bir insan yaya kaldırımında neden selfie çekme ihtiyacı duyabilir? Bu gençlerle aileleri gerçekten ilgilenmiyor mu? Tabii ki fotoğraf çekebilir istediğini yapabilirsin, ancak yoldasın be abiciğim. Trafik kazası olsa? Yazık değil mi sağlığına? Sosyal medya inanılmaz şekilde ülke gençliğini değiştirdi. Maalesef! Hatta kazık kadar insanları bile değiştirdi.

Ancak yine de T-Rex'e benzeyen kısa kollarıyla iyi denedi, hakkını vermek lazım ahah.

Kafan gövdenden daha büyük Lili.


Arkadaş sıcaklar gelecek diye beklerken soğukların geri dönüşleri zihinde nasıl empati duygusu yaratabilir ki? Aslında tam da kendi bedeninde hissettiğin üşümeyi başkasının hayal kırıklığıyla özdeşleştirmek için güzel fırsat bunlar. Kendimi mitolojik bir varlık sanıp, istediğim kişinin rüyasına sızan bir tip olarak hissettim.

HBO ve Craig Mazin beni çok mutlu etti. Baldur's Gate oyununu bilir misiniz? Baldur's Gate evrenini temel alan yeni bir Dungeons&Dragons dizisi üzerinde çalışılıyormuş. Dizi unutulmuş diyarlarda özgün hikayeler ile devam edecekmiş. Fazlaca D&D eksikliği vardı. Dizinin henüz senesi belli değil, ancak takipteyim gençler. Buradaki Deadline içeriğinden bakabilirsiniz.

Vizemi yeniletmek için bir kaç işim vardı bugün dışarıda. Konsolosluktaki evrak işlerini hallettikten sonra arkadaşımın stüdyosuna uğrayarak fotoğraf çekildim. Kahve, çikolata güzel gitti. Sanırım yaptığımız goygoyları çok özlemişiz ki yarım saatte 3-4 fotoğraf anca çekebildi. Hafif sağa dön, hafif kafan yukarıya baksın, hafif sola dön, hayır olmadı en baştan! Hadi şimdi olacak, harika! Kızım çek işte, niye saçma saçma ruh hallerine sokuluyorum? Köpüşü de oradaymış, benimle yakından ilgilendi. Bir insan köpüşünün adına neden Lili koyar ki? Lili gel bakayım kuçu kuçu, oy sen çok tatlısın Lili. Tamam sırnaşma. Ofisini açtığında masasını ben hediye etmiştim, gayette şıklaştırmış. Arkadaşlarımı böyle enerjik görmek hoşuma gidiyor ya benim. Yaşlarımız ilerliyor ancak enerjimiz devam, bakalım kaç sene sonra bu enerjiden ayrı düşeceğiz.

Neyse, Yine bir gün biz böyle Üsküp gezisi planlamış ve çok sevindim. O'nu oraya yolcu edeceğiz. Üsküp hatıralarım aklıma geldi, çok da güzellerdi. Üsküp kalesine yakın olan Coffy factory'e mutlaka gitmelisin, hatta oraya girdiğin de şu aşağıdaki şarkıyı mırıldanarak sipariş verirsen seninle çok ilgileneceklerdir. Bana öyle olmuştu ;) Tijana da iyidir, tatlıdır, hoş bir hanımefendidir.

Anlatsana neden Mona?

Anlatsana Mona! Beş yüz küsur senedir aynı duvarda durup insanları izliyorsun, acaba içinden yazık size, bakın bakın mı diyorsun, yoksa gerçekten ciddi misin? Ben bugün Mona Lisa'nın sabır hikayesini düşündüm, sizden ne haber? 

Beş yüz küsur senedir aynı duvara asılı durduğunu düşün. Aynı poz, aynı bakışlar. İnsanlar önünde durmuşlar ve başlarını eğip seni anlamaya çalışıyorlar. Acaba Mona neden bu şekilde bir poz vermiş? Acaba Toskanalı Leonardo amca neden böyle durmasını istemiş? Aklımda var tabii bir kaç fikir, en çok düşündüğüm ise şu ki belki de Monacık o şekilde tatmin olmak istedi. Yüzlerce yıldır insanların onu bu kadar ciddiye almasını izleyip içinden eğlenmesi? Olabilir.

Her gün yüzlerce insan gelip birkaç saniye bakıyor. Bazıları gözlerini kısarak anlamaya çalışıyor, bazıları yanındaki kişiye çok küçükmüş diyor, bazılarıysa fotoğraf çekip hemen gidiyor. Monacık için bu muhtemelen sonsuz bir tiyatro gibi. Farklı tipler, farklı ifadeler ancak bingo! merak aynı. Bu bakışın sırrı ne? Düşünsene bir müze deposunda unutulmuş tabloya bakınca hala taze boya koktuğunu söyleyen biri çıkıp diyor ki ''ben Mona'ya aşığım o yüzden bakıyorum.''

Her hangi bir müzeye, sergiye gayette tabii gitmişsinizdir. Size denk geldi mi? Dürüst olmak gerekirse eskiden çok düşünürdüm, ancak bıraktım artık. Belki de o şekilde poz vermesi büyük bir sır olmamıştı, belkide Monacık sadece insanlığın bitmeyen merakını izleyen sabırlı bir tip olmak istedi. Belki de içinden gerçekten bu kadar uzun süre bana bakmanız mantıklı mı? diyordur ahah.

Yağmurum ol in üstüme Mona.

Fotoğrafı çekeceğin vakit bir ki üç kediler aşkına de Alpirik abi.


Merhaba kızlar, ben Coffy.
Çok yakışıklı 4 yaşında bir erkeğim. Tanışalım mı?

Bir kaç gündür havalar fazla iyi, sun is coming back. Haftasonu arkadaşım davet etti, güzel bir akşam yemeğine, harika bir kahvaltıya kim hayır der ki? Tam anlamıyla harikaydı. Coffy'de vardı. Bana içini bolca miktar döktü. Onun bana aktardıklarını şimdi ben de buraya aktarıyorum.

Adım Coffy, güya kahve kısaltmasından geliyor. Kulağıma fısıldanan lakaplar ve havada uçuşan temelsiz ithamlarla karşılaştım, gerçeğin maskesini düşürmek niyetindeyim. Beni ''şişman kedi'' diye damgaladılar, oysa gerçeklik bambaşka. İri yapılı bir erkek kediyim, doğam gereği dişi benzerlerimden daha heybetliyim. Sağlık kontrolünde tartıya çıktığımda evet sınırda bir rakam belirdi, ancak mevcut dengemi koruduğum sürece hiçbir sorun yok.

İkinci olarak, mobilyaları tırmalamakla suçlanıyorum. O toz kondurmadığın arkadaşın varya evdeki her yüzeyi kalkan gibi kapattı, bana yalnızca tırmalama direklerim kaldı. Direkler eğlenceli ancak tekdüze. İçimdeki vahşi içgüdü çeşitlilik ister. Sonuçta ben bir kediyim, ne bekleyebilirsin ki? İnsanım bilmediği sürece paspasın harika bir tırmalama pedi olduğunu keşfettim.

Ve gelelim şu köpek meselesine. Evdeki o saf suratlı mahluk arkadaşlık peşinde koşuyor, ancak ben köpek dostluğuna ihtiyaç duymuyorum. Bilirsin kedilerle köpekler kadim bir rekabetin iki tarafıdır. Ona gözlerini tırmalamadan sabır gösteriyorum, ancak sınırı aşarsa tıslıyorum. Bu evin patronu kim hatırlatmak zorundayım. Yanlış anlaşılmasın tahtın sahibi benim.

İnsanım beni ''fazla sevecen'' diye suçlamış, ne tuhaf! Gece yarısı üzerine atladığımı söylüyor, ancak sabah 5:30 gece yarısı değildir. Benim gibi usta bir uyku sanatçısı olsaydı, gün boyu ofisinde miskinlik yapmazdı. Üstelik mırıltılarım ve okşamalarım bir armağan. İstersem tıslayarak düşman kesilebilirdim, fazlasıyla sabırlı bir ruh taşıyorum, bu yüzden şükretsin.

Ve evet tırmanış tutkumu da bahane etmiş. Buzdolabı, dolaplar, masa, tezgah hepsi benim için birer dağ zirvesi. Kediler meraklıdır, çevreyi keşfetmek doğamızda var. Ocağın üzerinde yürürüm ancak yanmam. Buna rağmen sırf beni rahatsız etmek için bu maceraları suç gibi göstermesi anlamsız.

Şimdi diyeceksin ki oyuncaklar? İnsanım beni kedi nanesiyle doldurulmuş farelere ve lazer ışığının peşinde koşmaya zorlamaya çalıştı. Ancak bunlar benim gözümde ucuz birer illüzyon. Ben onurlu bir kediyim, ben sıradan bir avcı değilim, sahnenin başrolüyüm. Üstelik rengim siyah!

Ve küçük bir sır, klavyenin üzerinde yürümemden hoşlanmıyor. Ancak ben tuşların üzerinde dans eden bir gölge gibiyim, bu benim sessiz başkaldırımım. Lütfen İnsanıma söylemezsen sevinirim Alpirik abi, mamasız bırakır falan kediler aşkına! 

Aşağıdaki şarkıyı blogundaki tüm kızlara armağan ediyorum. gala vibe'a hiç, erkeklere asla! 

90'larda telefonla Hugo'yu kurtarmak.

görsel kaynağı: imdb.com


90'ların başında Danimarka'nın sisli ve mistik havasında kreatif zihinleri ile dans eden Ivan Sølvason ve Niels Krogh Mortensen adında iki kahraman vardı. Amaçları fazlaca marjinaldi. Bu iki kahraman Danimarka TV'lerinde ilk interaktif oyun başarısını geliştireceklerini ve tüm ülkelerde hızlıca yayılacak olan o dönemin devasa fikrinin bu kadar popüler olacağını düşünmüşler midir? Sanmam.

İskandinav mitolojisinden bolca miktar esinlenen filmler ve dizilerden sonra, bu kez ilk interaktif oyun da sahneye çıkmıştı. Bu iki amca Hugo'yu İskandinav folklorunda popüler olan bir trol olarak tasarladı ve çocukluğumuzun güzel yıllarında bizlere güzel hatıralar bıraktılar. 

90'larda TV ekranında telefon tuşlarına basarak bir Trolü kurtarmaya çalışmak o dönemlerde büyük marifetti. Ben defalarca bağlandım oyuna, defalarca mutlu oldum. Elimdeki telefon bir anda joystick'e dönüşüyordu. Telefonda iki üç tuşa basarken kalbim formula 1 pilotu hızında çarpardı. Tolga abinin de yönlendirmesi ile Hugocuğumun kafasına taş düşmesin diye uğraşırken parmaklarım telefona yapışırdı. Çok kez kafasına taşlar da düşerdi tabii. O anlarda içimden of pof yapıp bu Hugo niye bu kadar sakar derdim ehe. Ancak netice ne olursa olsun Cadı'dan sıyrılıp Hugocuğumu çocuklarına ve eşine kavuşturuyordum. Cadı'yı da ayrı severdim. 

Hazır bu cümle eklendiyse İmparatoru'da analım değil mi? 
''Ama netice ne olursa olsun, siz benim gönlümde hep kazandınız, hep şampiyonsunuz! Ve öyle kalacaksınız!'' 17 Mayıs 2000, Fatih Terim

Bu arada Blogger çok çok eskiden Abonelik şeysi destekliyordu, ancak uzun senelerdir bu zımbırtısı yoktu. Önceki günler araştırdım, mailerlite.com'da gayette şık bir Abone kutusu oluşturup blogunuza kolayca entegre edebiliyorsunuz. Güzel tarafı ise blogda yeni post gönderdiğinizde mail adresine bildirim olarak gidiyor, işinize yarayacaktır mutlaka. Çözemeyen olursa yardımcı olurum. Okuma listesi gerçekten evlere şenlik, hiç bir güncelliği yok. 1 saat önce yayınlanan post, yarın tekrar 2-3 saat sonra yayınlandı gösteriyor. Bu yüzden gerçekten işinize yarayabilir.

Bildiğiniz o D'artagnan değil ehe.
dArtagnan - Trink mein Freund

Aile ziyareti şeysi.

Haftasonu aileme sürpriz yaptım. Sıradan bir günün içine küçük bir mucize gizledim. Kapıyı açtıklarında yüzlerindeki şaşkınlık, çocukluğumdan beri özlediğim o sıcak kahkahalara dönüştü. Sürpriz, evrenin paketlenmiş kahkahasıdır arkadaşlar, net bilgi. Tabii bizimkilerin ayaklarının kenarlarından gözü ve kafası görünen gizli filozofumuz da kapıdaydı.

''Yahu geleceğini neden söylemedin? Sana en sevdiğin yemekleri yapardım!''
Akşam yemeği için Anneanne'mi almaya gittim. Bir tek o kaldı ailede büyüklerden. Daha önce hiç sevmediğim bir yiyeceğe, bu ziyaret sırasında istemeyerek de olsa ikinci bir şans verdim. İlk paella deneyimimde bolca bulunan, belki de bebek olan bütün kızarmış kalamarlarla neredeyse felaketle sonuçlanan bir karşılaşmanın ardından, kalamardan özenle uzak durdum. Ancak brokoli, pırasa ve biftekte olduğu gibi, bu yiyecek konusunda da fikrimi değiştirmek zorunda kalabilirim. Bir gün kalamar bana göz kırparsa bu noktada kaderim değişebilir. Anneannem artık 85 yaşlarında, şarap içemedik onunla. Dayılarım, eşleri ve çocukları da geldiler, güzel bir yemek keyfi oldu. Çocuklarla oynamayı, onları kandırmayı çok özlemişim. Bir tane ufak veledim var benim, o'na ''örümcek adam benim arkadaşım'' dedim. Demez olaydım, saatlerce bana örümcek adamla maceralarını anlatır mısın dayı dedi. Hepsine hediyelerini verirken gözlerindeki mutluluklarının içinde sörf yaptım. Bu arada annemin arkadaşı yurtdışından güzel bir şarap getirmiş, ambalajı kadar kendisi de fazla güzel. Şişe'yi direkt aşırdım tabii. 


Yarın oldu bir kaç arkadaşımla buluştuk, konuştuk, eskileri yad ettik. Umarım diğer arkadaşlarım bozulmazlar. Bir arkadaşım sabah kahvaltısına, diğer arkadaşım akşam yemeğine davet etti. Ulan hepsi evlendi, çoluk çocuğa karıştılar. Kimisi çocuğuna 'Alpirik amca de kızım diyor, diğeri Alpirik amca de oğlum diyor. Tıp ki bir arkeoloğun kazıda fosil yerine plastik bir şey bulması gibi durumlar yaşadım. Amca mıyım lan ben? ''Abi de kızım, abi de oğlum.'' Neyse çocuklar oyuncaklarını sevdiler o yeter. Gerçi çocuk çocuktur, ne alsan sevinir. 

Garajın yanındaki kilere adımlarımı attığımda işte benim küçük Dünya'm başlıyordu. Her geldiğimde özenle uğraşırım, temizlerim, düzeltirim. Küçüklükte okuduğum tüm kitaplar, defterlerim, hatıralar, bir kaç minik giysilerimle merhabalaştık. Her geldiğim de mutlaka bir şey bırakırım, bu sefer çok sevdiğim mini geyik kafasını koydum. Kardeşim buraya en son geldiğinde kendi alanını biraz eksiltmiş, benim alanıma da göz dikmiş ve bir kaç oyuncaklarımı aşırmış. 

İki gün boyunca annemin sevgisine maruz kalmak güzeldi. Bu yaşlarda da olsan bir anneye göre her daim çocuksun işte. Sanki İsveç ormanlarında yavru kurt ulumalarıyla yön bulan Fenrir gibi oldum. Tarçın ise nereye oturmak istediysem sanki gizli bir anlaşma yapmış gibi hep benden önce oraya yerleşmişti. Koltuğa, terastaki sandalyeye, sonra yine diğer sandalyeye. Hepsi onun krallığıydı sanki, bana kiracı muamelesi yaptı. Bakmayın siz bu kadar tatlı güzel göründüğüne. Yarın hırçın olup gitmemi bekleyecek bir filozof kedi haline bürünmesini bilmiyordum. En sonunda dayanamayıp hadi kalk diyerek yaklaşmaya çalıştım, ancak ani öfke patlamasını gösterdi bana. Evdeki düzenin agresif bir tiyatrosu, artistliğin kime ya?



Hiç anlayamadığım şekilde kedilerin ben de farklı bir boyutu var, karşıma çıkan siyah kedilerle çok iyi anlaşabiliyorum fakat diğerleri ile asla. Her gün beslediğim kedilerin içinde de var böyle bir tip. 

Bize gelsin.

Kokulu tuvalet kağıdı.

İşler yoğun, ben yoğun, imzalanması gereken dokümanlar yoğun, hava da yoğun. Tüm bu yoğunluğun arasında ekibime katılacak yeni bir arkadaş için bir kaç iş görüşmesine katıldım. Hepsine aynı soruyu sordum ancak hiç birinden kreatif bir yanıt alamadım. Şu kış sezonu artık bitsin, sabah yatağımdan kalkmak istemiyorum resmen. Sevgili Roza'nın önerdiği Sylvia Plath'ın Sırça Fanus'unu okumaya başladım, fazlaca duygu yoğunluğu, bakalım bu tür kitap ben de nasıl bir ruh hali bırakacak. 

Bir kaç gündür Philip Jose Farmer'ın Evrenlerin Yaratıcısı kitabında aldığım notları okudum, güzel oldu. Philip amca Katmanlar Dünyası diye anılacak koca bir fantastik serinin kapısını açacağını tahmin etmiyordu muhtemelen. Burroughs'un Barsoom maceralarını hatırladım. 20. yüzyıldan sıradan bir adam, mistik bir şekilde başka bir diyara ışınlanıyor ve bir bakmışsın yeni Dünya'sında hem inanılmaz güçlü ve zeki hem de egzotik hanımefendiler tarafından fazlasıyla ilgi görüyor. Türkçesi var mı bilmiyorum ancak bir bakın derim, çok güzel bir kitaptır.

Bugün eve dönmeden önce arkadaşımla kahve içtik sonra da beraber alışveriş yapalım dedik. O evli olduğu için alacağı şeyler fazlacaydı. Benimse bir kaç ürün ve bir de o çok sevdiğim kokulu tuvalet kağıdım. Her daim alt raflarda bulunan ürün bu kez sanki Everest'e çıkmış, en üst rafa bırakılmış. Her zaman aynı markete gittiğim için çalışanları tanırım, onlarda beni. Esprisine ''ben almayayım diye mi koydunuz en üst rafa'' diye sordum ehe. Olur mu abi öyle şey falan. Neyse, arkadaş market basamağını bulmaya gitti, 10 dk boyunca raftaki tuvalet kağıdına bakıp arkadaşımla goygoy yaptık. Kokulu tuvalet kağıdı olmadan lavabonun ve banyonun eksik kaldığını hissediyorum. Kokulu tuvalet kağıtsız asla ahah. Kasada bunun tekrar goygoyunu yaptık, kasiyer çalışanda yabancı kalmadı konuya. ''Abi sizin tuvalet kağıdı sizi zirveye çıkarmış'' dedi, çok hoşuma gitti bu cümlesi.

Andromeda'yı unutmayalım.

Seni tiye alan bir kedi.

Şu kış sezonları geldiğinde güvenilir yürüyüş botlarımı giyip 10 kilometrelik bir rota çizip doğanın içine bırakasım geliyor kendimi. Ancak bunu tek başıma yapmak istiyorum. Fazlaca cazip geliyor, soğuk havanın sessizliğiyle birleşen adımlarım, yağmurlu ya da karla örtülü patikalarda yalnızlığın huzurunu bulur en azından. Bu arada sevgili blogger arkadaşımız Ece Gamze'nin ''Düş Bahçelerinde Gezinti'' kitabı bitti, çok güzel bir kitaptı. Kitap için bir post ekleyeceğim.

Bu arada ilgilisi varsa, efsanevi OSR dergisi Fight On!'un 2025 Aralık'ın son günlerinde önceki sene için son sayısını yayınlamış, nasıl erkenden haberim olmadı anlayamadım. David C. Sutherland III'ün anısına ithaf edilmiş, birçok yaratıcının harika makale ve sanat eserleriyle hazırladığı fanzin ortaya çıkmış. Popüler kültürden tamamen uzak eski tarz rönesansının temel ürünlerinden biri olarak görüyorum. Kapağı da fantastik mistik olayları bolca çağırıyor. 

Gelelim bizim konumuza. Bugün eve döndüğümde çok tuhaf bir şey yaşadım. Diğer taraftaki bahçeyi mıntıka olarak belirleyen kedilere de mama verirken bir kedi bana baktı, ben de ona baktım ve mamayı onun yakınına bıraktım. Mamayı bırakmamı küçümseyen esnemesiyle bir bakış attı, resmen beni tiye aldı, ardından kuyruğunu sallayıp uzaklaştı. Hayatımda bu kadar küçümsendiğimi hissettiğim başka bir an olmamıştı sanırım. Hayırdır lan? Dişi kedi olsaydım esneyip gidecek miydin? diye arkasından ciddi ciddi konuştum yani ehe. Tıpkı Hieronymus Bosch’un tablolarındaki yaratıkların bir gün belediye otobüsüne binmesi gibi. Bu sıralar kedilerle aramız maalesef yok. Aslında var tabii, mesela marketin önünde bekleyen bir tane siyah kedi var, markete gelip-giden duyarlı vatandaşlar kedi maması alıp doyuruyormuşlar karnını, ara sıra üşüdüğünde de marketin içine girip uyuyormuş, o da mıntıka olarak belirlemiş orayı. O markete her girdiğimde ben de mama alıyorum doyuyor bir güzel, ancak o siyah renkli yakışıklı bir kedi. Siyah kedilerle aram iyi ehe. Bakalım ailemi ziyarete gittiğimde tarçıncık nasıl karşılayacak.

Eh yarın cumartesi artık.

Sinek mi, Arı mı?

Tuhaf rüyalar görmeye devam ediyorum. Dün gece uykumda teras gibi bir yerdeydim. Kuşların, güvercinlerin, kumruların, baykuşun ve köpeklerin olduğu bir andı. Köpeğe Goji olarak seslendiğimi ve onunda bana doğru koşmaya başladığını hatırlıyorum, yanında da bir arkadaşı vardı. Goji ve arkadaşları kuşlarla oyun oynuyorlardı. Hemen yanımda güvercin ise kumrunun üzerine çıkmış onu gagalıyordu, Güvercin’i elimle alıp başka yere koydum. Baykuş ise bana güzelce bakmıştı, sonra uçtu bir yere, sonra tekrar aynı yerine geldi.

Neyse efendim, bugün Okuma listesinde benimhallerim'in yazısına denk geldim ve sinek-arı kısmından çok etkilendim. Gerçekten çok güzel bir post oluşturmuş. Bu blog yazısına istinaden de bir kaç şey ben söz etmek istedim. (Mutluluk 3 - Mutluluk bir seçimdir) Yazıda sineğin pisli şeylere konduğunu, arının ise güzel çiçeklere konduğu söyleniyor, siz de bir bakabilirsiniz. Arkadaşımın yazısına ek olarak yazmak istediğim bir kaç şey var. Ekolojik olarak bu durum aslında doğal olandır. Sinek de aslında doğanın çöpçüsüdür, yarayı ve pisliği temizler, doğayı koruma içgüdüsü ile davranır. Doğayı koruyor, bu çok farklı bir şey. Bu, denizin bütün sırlarını dalgaların köpüğünde sakladığı kadar nettir. Yerlere tüküren, çöp atan döken insan sıfatındaki varlıklardan çok daha fazlasını yapıyor. Biliyor musunuz ben sivrisinekleri bile öldüremem. Kullanmadığım bir bardakla ya da kapla yakalarım dışarıya yolcu ederim. Onun yaşam hakkını ben versem de öldüremem. Arı ise doğanın bahçıvanı rolünü üstlenir, çiçekten çiçeğe dolaşarak hem güzelliği çoğaltır hem de yaşamın sürekliliğini sağlar. Onun kanat çırpışı, görünmez bir orkestranın ritmi gibi doğaya düzen ve umut taşır. Kelebekler ile arkadaştır bence.

Ben sinek-arı ikilisinden insanlara çok da güzel bağlayabilirim mesela. Şöyle ki, insanlar iki çeşittir, kimi insanlar acıya yönlenir ki pis bir şeydir bu, kimi insanlar ise güzelliğe. İkisi de yaşamın döngüsünde anlamlıdır. Bu tıp kı mutlu olmak istiyorum deyip depresif şarkılar dinleyen birisi gibi. Bazen elma ile ekşi bir mandalina arasında ayrım ya da tercih yapmamız gerekir.

Oysaki ikiside vız vız değil mi?

2025 ile 2026'nın arasına güzel bir anı bırakıyorum.

Çok güzel bir akşamdı, yetenek gösterileri yaptık, şarkılar söyedik, taklitler yaptık, sessiz tiyatro oynadık, Ata'mıza bol bol şerefe kaldırdık, sahnede kendilerini Shakespeare sanan bir çift arkadaşımız Clyde Şelalelerine dönüştüler. Şelale anlatımları çok komikti ehe. Diğeri kendi ayakkabısını, diğeri en sevdiği rockn roll grubunu, diğeri en sevdiği ülkeyi anlatmaya çalıştılar durdular. Her anlatımda tabii biz de yerlerde yuvarlandık durduk.

Sonra Pictionary ve Metamorphosis Alpha oynadık, özellikle MA oyununda beni egale edebilecek birinin çıkmasını bekledim, ancak olmadı. Çizilen ejderha daha çok elektrikli süpürgeye benziyordu. Birisi geyik çizmeye çalıştı ancak çizilen şey bisiklet direksiyonuna benzedi, diğeri denizaltı çizmeye çalıştı o da televizyona benzedi falan. Düşünebilen, hissedebilen, şaka yapabilen bir canavar arkadaşım olabilirdi. Bu durumu HP Lovecraft eserlerinin TV uyarlamalarının başarılı olmadığı durumuna bağlayabiliriz.

Biz erkekler mangal başında uğraşırken hanımlar içeride masayı hazırlıyordu. Köfteyi çevirirken kendimi Gordon Ramsay sandım ancak köfteler daha çok meteor taşı gibi oldu. Köfteleri görenler bayağı goygoy yaptı ehe, haklılarda. Etleri daha güzel pişirdiğimi gördüm. Mangal eldivenin içinde her sıcaklık hissettiğimde lavlara dokunan biri gibi hissettim. Yalnız salatayı kim hazırladıysa müthişti.


Dakika challenge yaptık, ben ilk defa oynadım. Biri benim ağzıma 1 dakika boyunca bira dökerek içirdi, burnumla da içmiş oldum, diğeri bir dakika boyunca zıpladı, artık bitsin diyordu, diğeri 1 dakika boyunca kafasında bira şişesini tuttu, diğeri dişleriyle bardağı tutup bira içmeye çalıştı, ve daha niceleri. Geek oyun kültürüne fazlasıyla gönderme yaptık.

Ve hediye zımbırtısı. Hepsine uygun bulduğum hediyeleri armağan ettiğimi düşünüyorum. Belki İdil hariç, üç tane kutuyu sürekli açtı durdu ehe. Bana verilen hediyeler ise SFWA'nın nebula ödüllerinde finale kaldığımı hissettirdi. Öğlen uyandığımda ise erken kalkan tipler evi toparlamaya koyulmuşlardı bile, bu güzeldi. Hemen hemen aynı ilgi alanlarına sahip entelektüellerin bir araya geldiği Dünya günü gibiydi.

Öyleyse bize gelsin;
Damien Saez - Rue d'la soif



Cumartesi'nin uzun yağmuru.



Kış mevsimi geldiğinde dışarıya çıkmaktan nefret ederim. Ancak yağmurlu da olsa cumartesi dışarıya çıkılır, pazar da dinlenilir. Bundan mütevellit cumartesi sabahının ilk dakikalarında çayın buharı, sigaranın dumanıyla birleşip mutfağın içinde bir tür sis perdesi yaratıyor. Dışarıda yağmur var ancak gökyüzünde bulut yok, mistik bir tablo, tıpkı hayatın kendisi gibi. Komşu Hanım'da diyojen'i gezdirme ritüelini tekrarlıyor. Diyojen çok tatlıdır, beni gördüğünde direkt üzerime zıplar tüm giysilerimi kirletir, ancak saf ve doğal sevgisini de sunmayı ihmal etmez. Bu haftasonu bir romanın giriş cümlesi kadar yorgun ancak aynı zamanda bir fanzin sayfası kadar dağınık.

Evde yapılacak işler, aslında birer edebi motif.

Gençlik yıllarımda sakladığım fanzinlerin üzerini silmek, onları yeniden okumak sanki bir palimpsest gibi geleceğin üzerine yazılmış bugünü açığa çıkarıyor.

Raflarda tozlanmış dergileri/albümleri temizlemek, müziğin fiziksel hafızasını yeniden parlatmak.

Giymeye kıyamadığım giysilerin kokusunu içime çekmek, bir tür mimesis gibi geride kalmış yılları bugüne taşımak.

Ve gardırop, gardırop! Orası tam bir absürt tiyatro sahnesi. Çorapları ters çevirmek, sanki küçük bir anti-kahraman yaratmak gibi. Gömlekleri renklerine göre dizmek, ancak sonra fark etmek ki renk uyumu sadece teoride var, pratikte hep bir gömlek diğerine küs. Gardırop düzenlemek, aslında bir trajikomedi geliyor bana. Her şey düzenli görünür ancak içten içe biliriz ki ilk aceleyle giyinme anında bütün düzen çökecek.

Home staff uygularken bu haftasonuna özel müzik döngüsü ekledim. Guns N Roses albümleri sırayla, ancak en çok ''Sweet child o' mine.'' Şarkının uzun solosu, yağmurun ritmiyle birleşiyor. Bir tür leitmotif gibi günün her anına eşlik ediyor, aşağıya da bıraktım gitti. Sevgili anneciğim ben 2-3 yaşlarındayken bu şarkıyı bana dinletip benimle konuşurmuş, yüzüme bakarak kendi çocukluğunu hatırlarmış. Sahi annemi de özledim ben. Bir haftasonu sürpriz yapmak lazım. 

Guns N' Roses - Sweet Child O' Mine

Kitapları alfabetik sıraya dizmek, ancak Nutuk’un her daim en önde olmasına dikkat etmek, konserlerde yazdığım kritiklere göz atmak. Hepsi bir intertekstüel oyun. Geride kalan melodiler bugünün duygularıyla yeniden okunuyor. Ailemle yaşadığım güzel günleri hatırlayıp onlara da hatırlatmak, sokaktaki patili dostlara günlük mamalarını vermek, Ata’mın köşesini temizlemek. Bunlar ise hayatın ciddi ve anlamlı pasajları.

Haftasonu böylece bir nostaljik yolculuğa dönüşüyor, fanzinlerin palimpsesti, gardırobun trajikomik sahnesi, Guns N Roses’ın leitmotifi, kitapların alfabetik düzeni, konser kritiklerinin dipnotları. Hepsi bir araya gelip yağmurlu bir günün uzun ritmini oluşturuyor. İyi bir aksiyon almışa benziyorum.

Ve ben düşünüyorum, belki de haftasonu dediğimiz şey hayatın küçük bir romanesk fragmanı. İçinde nostalji var, melankoli var, ancak aynı zamanda mizah da var. Çünkü çorapları ters çevirmek, aslında bütün bu ciddiyetin ortasında bana ''şuraya da bir kahkaha bırak'' dedirtiyor. Evet akşama hazırız, çav!




Ghostbusters etkisi mi diyelim?

Bir kaç arkadaşınız olur hayatınızda. Aileleriniz aile dostu oldukları için beraber büyürsünüz. İlkokul'da bir kişi yurtdışında yaşasa da, TR'ye döndüğünde o 4 kişilik arkadaş grubu tekrar birleşir ve Ortaokulda, Lise'de, Üniversite'de hem beraber büyürler, hemde hayatları tekrar eskisi gibi olur. Yan yana, büyük maceralarla. Hatta öyledir ki, leblebi tozunu yutarken öksürdüğümüzde bile gülercesine hadi devam diyebilen çocukluk. 

Yahu sen çok güzel yazılar yazıyordun, neden tekrar bir blog açmıyorsun zımbırtılarına daha fazla dayanamayıp alın size blog demek aslında Ghostbusters'ı tekrar dinlemek gibi olabilir, buyurun bakalım. 

Uzun süredir hiç yazmadım, o kadar uzun ki müze koleksiyonuna girebilirim. Arkadaşlarımın sürekli baskılı sorularına dayanamayıp klavyeyi tozlu raflardan indirdim, parmaklarımı da ısıttım. Ben geldim, sizde buradaysanız başlayalım. Evet, bu bir açılış yazısı oldu, velhasıl kelam öyle ciddi bir açılış beklemeyin. Ne kurdele, ne protokol. Sadece eskisi gibi ben, absürtlük, metafor, sürrealist bir şeyler olup çıkacak.

Hadi afiyet olsun; Ghostbusters