2000'li yılların başında sinema adeta nirvana olmuştu ve Alan Moore'un cezbedici ütopyasından inanılmaz derecede harika bir hikaye doğdu. V for Vendetta, sinema perdesinde bir direniş ilahisi gibi yankılandı. Totaliter düzenin gri duvarları arasında Guy Fawkes maskesi bir sembolden öteye gitti. Bu neydi? Bu sadece korkunun karşısına dikilen bir hatırlatma mıydı? Bu olağanüstü kurgu bize özgürlük kelimesinin yanına onun bedelini de hatırlattı. Maskenin ardındaki ses ise Yüzüklerin Efendisi'nden Elrond olarak tanıdığımız Hugo Weaving'in tok ve tiyatral anlatımıyla hayat buldu. Yüzünü hiç görmediğimiz bir karakteri yalnızca sesiyle bu kadar güçlü kılabilmek V'yi bir karakterden çok bir fikre dönüştürdü diyebilirim.
Guy Fawkes mi? Maskesi yalnızca film için yaratılmış bir ikon değildi elbet. 1605'te İngiliz Parlamentosu'nu havaya uçurmaya çalışan bir adamın yüzüydü bu. Kahramanımız V, bu tarihi figürü alıp korkudan direnişe evrilen bir sembole dönüştürdü. O maske sisteme karşı duran herkesi temsil ediyordu. Tüm bu aksiyonların içinde bir kaç soru aklımıza takıldı. Bu kaos muydu, özgürlük müydü? V bir kahraman mıydı, yoksa kontrollü bir kaosun mimarı mı? Dürüst olmak gerekirse film bize net bir cevap vermedi. Çünkü V'nin amacı asla bir düzen kurmak değildi, mevcut düzeni insanlara sorgulatmaktı. En rahatsız edici gerçek özgürlüğün bazen düzenin yıkılması gerektiğini düşündürmekti.
Gölgelerle dans eden bir retorik olgu bolca miktar belirmişti.
Filmin en büyüleyici yanı, V'nin kelimeleri silah gibi kullanmasıydı. Her cümlesinden adeta epik bir kahraman yaratıldı, her tiradı bir meydan okuma oldu. Natalie Portman'ın Evey tiplemesi bu retoriğin yankısı olurken korkudan doğan cesaretin de dönüşümünü temsil etti. Hugo Weaving'in V yorumu da kesinlikle bu retoriğin kalbinde yer aldı. Shakespeare tarzı monologları ve kelimeleri yalnızca söylemekle kalmayıp adeta sahnelemesiyle karaktere neredeyse tiyatral bir ihtişam kattı. Yönetmen James McTeigue görsel estetiğiyle Orwell tarzında bir atmosfer kurarken, Wachowski'lerin senaryosu bu atmosferi felsefi bir ağırlıkla besledi.
Bizim için bir hatırlatma !
V for Vendetta, bizim için yalnızca bir distopya olmadı elbet. Bugünün Dünyasına yöneltilmiş bir ayna olmuştu. Maskenin ardındaki yüzü asla göremedik çünkü o yüz bizdik. Film, bireysel cesaretin kolektif bir kıvılcıma dönüşebileceğini fazlaca hatırlatmıştı. 2005 yılında sinemanın ötesinde bir çağrı açıldı ve bu yüzden V for Vendetta bir filmden fazlası oldu. Bir masketinin altına saklanmış fikrin, bir gün herkesin yüzüne dönüşebileceğinin en sert hatırlatmasıydı.
Filmde kullanılan renk paleti, karanlık tonların arasına serpiştirilen kırmızı vurgularla (ki ben çok severim kırmızı mistik bulanıklığı) direnişin ateşini simgeledi. Işık kullanımı, gölgelerle örülü sahnelerde baskıyı hissettirirken, Beethoven amcanın 5. senfonisi finalde patlayan bir özgürlük şarkısı gibi yükseldi. Bu görsel bütünlük filmi estetik açıdan bolca miktar zenginleştirdi.
Bu olağanüstü film bir direniş ritüeliydi aslında. Perdede gördüğümüz her sahne bir ritüelin parçası gibi işledi. Maskeler, gölgeler ve patlayan senfoniler yalnızca semboller olmadı, çağrının kendisiydi. V for Vendetta, bize bir hikaye anlatmaktan ziyade korkunun karşısında ayağa kalkmamız gereken bu müthiş ritüele davet etti.
Unutma! İnsanlar ölür, fikirler asla.

Hayatımda izlediğim en iyi filmlerden biriydi tekrar izleyesim geldi. Bir film bu kadar güzel anlatılabilirdi.
YanıtlaSil