Uzaylı Dünya'lıları izler mi?

Galaksiler arası kahve molası verip vermemeleri hakkında o derin düşüncelerim bugünkü Kadıköy/Irish pub'da zihnimi bolca miktar işledi. Kimin? Uzaylıların. Arkadaşlarla uzun vakittir gitmiyorduk güzelim Irish'e. Haydi dedik çıkıp Kadıköy'ün havasını alalım, azıcık kendimizi genç hissedelim. Bizler üniversite arkadaşları olup halen daha görüşen beş-altı kişiyiz, fakat bugün biri yoktu. Kendisi gibi sevimli bir tasarım atölyesi olan arkadaşımın, D&D'yi uzaylılara bağlayacağı konusunda hiç bir fikrim yoktu. Gaugin gibi bir dahi değiliz, üzgünüm. Ancak hakkını vermem lazım oraya gelene kadar D&D'de Giff ve Neogi'den bahsettiği için güzel bağladı. Sıkıyorsa bağlamasın, zihnim tepesinde ahah. Sıradan bir müphem davranış değil bu arada, fazlaca gerçekci. 

Derken, zaten benden bir kaç şey çıkacaklarını bildikleri için pür dikkat bana odaklandılar. Haydi Alpirik start ver, başlayalım zımbırtısı. Sıraladım, galaksiler arası kahve molası verirler mi? Ya da kahve yerine elektrik akımı mı içiyorlar? Dünya'yı incelerken hangi şarkıları mırıldanıyor olabilirler? Uyuyorlarsa rüyalarında galaksiler arası yolculuk ediyorlar mı? vs vs. Daha çok var tabii de, hangi birini yazacağımla ilgilenmiyorum. Onların gözlerinde bizler sanırım tuhaf yaratıklar olabiliriz. Sürekli bir şeyleri tekrarlıyoruz.

Neyse ofiste son bir kaç günüm. Ağustos'ta tatile çıkıyore. Ancak bir yerlere gidesim yok, kralım ve kraliçemin yanına gidip, bol bol temiz hava alıp, havuzun başında spor yapıp bir güzel terleyip ardından havuza atlayıp serinleyip, çıplak ayakla bahçede dolaşıp meyve ağaçların yanına gidip onlara bir güzel temas edip, sonra kraliçe tanrıça annemin 'Aaaalpim yemek hazır, haydi oğlum' seslenmesini duyup, sonra kral majesteleri babamın haydi bi tavla daha atalım, sonra da Metamorphosis alpha kurcalayalım heyecanlarını duyup, akşamları bahçede mangal votka, carlsberg, şarap, rakı eşliğinde kral ve kraliçemle keyif yaparak Have you ever seen the rain şarkısını dinleyip, fazlaca yeğenlerimi kandırıp, kardeşim ve gelin hanıma mandalinaların kaç gözü var, hipopotamların kalbinin içi ne renk gibi sorular sorup, gizlice tarçına sokulup onu kilolu göbüşünden avuçlayıp bir güzel sinirlendirip tıslamasını sağlayarak bu sezonu tamamlamak istiyorum. Daha çok var inanın.

Hazırım hazır.

Konuşamayacağım İsmail!

Bir kap su bırakınız.

Sıcaklarla aranız nasıl gençler? Önerdiğim o armonik besleyiciler işinize yarıyor mu bilmek istedim ehe. Bir kaç blogda gördüm ve ben de müsaadenizle hatırlatmak istiyorum. Evlerinizin, apartmanlarınızın, çalıştığınız iş yerlerinizin önlerine lütfen bir kap su bırakınız, mama da veriniz. 

Bu akşam Dragon dergisinin 95. sayısını tekrar okuyup kendime verdiğim ödülleri hatırlamak istedim. Dragon makaleleri serilerinin tekrar canlandırılmalarında en temel ilke olan o güzelim sayısı. JRR Tolkien amcamın D&D ve Ad&D oyunları üzerindeki etkisi müthiş. Bu dergiyi babamdan nasıl aşırabilmişim onu da anlamakta güçlük çekiyorum, ki kolay olmamıştı. Tolkien'ın Dungeons&Dragons'ın yaratılışı ve daha sonraki gelişimi üzerindeki etki sorusu, Gary Gygax'ın düzenli olarak geri döndüğü bir konu, bunu defalarca okumuştum. 95. sayfasının en önemli özelliği aslında Yüzüklerin Efendisi serilerinin çıkması.

Dungeon&Dragons kurgulayıcısı Gygax, The Hobbit'i çok sevdiğini söylerken, Yüzüklerin Efendisini yavaş ilerleyen, büyüsü beklediği kadar etkileyici olmayan ve hatta finali tatmin etmeyen bir roman olarak değerlendiriyor. Tolkien amcamın buna kesinlikle katılmayacağını bugün hepimiz biliyoruz.

Salondaki masam çok dağınık, üzerinde iki üç gündür Metamorphosis Alpha, onun yanında Tsathogghua'nın diğer bölümleri öylece duruyor. Bir toplantıya hazırlandığım için yarım kalmıştı. Şu anda bile bana bakıyorlar, ancak kıyamayacağım onlara daha fazla. Bu postu yayınladıktan sonra yanlarına usulca dalacağım. 

Bu arada, İdilcik, popartmuseum adında, ileride dev bir görsel frekans olacak olan hoş bir blog başlattı. Blog içerik olarak kısa kısa postlar, görsel sanatlar üzerine sanatsal bir takım materyaller içerecek. Hepiniz davetlisiniz, katkıda bulunmak isterseniz de buyurunuz.

Klibin sonundaki sürpriz gala vibe'a geliyor.

Sürrealizm gibi parçalanan zihin ve bilinçaltının estetikliğini tadalım mı?

Copyright, Olha Stepanian
olhastepanian.com

Son günlerde sürrealist fikirler kuşağı ekseninde dönüp duruyorum. Öyleyse, zihinlerin bedene sığmadığı anlarda sürrealizmle burada merhabalaşabilirim. Liminal frekans tadında merdivenleri kurdum içlerine, düşünceleri tırmandırdım yukarıya doğru. O anlarda insanın kendini taşıdığını düşünürseniz yanılırsınız çünkü sizi taşıyan bilinçaltıdır gençler. Küçük hareketler büyüyen olgularla parçalanmıyor muydu? Fevkalade şekilde! Ve her parça kendini merkez sanmıyor muydu? Olası. İç sesler çoğaldıkça da o sessizlik rock'n roll şarkılarındaki gibi gürültülü hale gelebilir haliyle. Etki tepki meselesi. Ya da Maruv'un klibinin içindeki popo sallama sanatı gibi davetkar olabilir. Ben bu kısmı daha önce bir rüyamda yaşamıştım, gerçek boyut muydu bilemem.

O gün yerçekimi sadece ona uygulanıyordu gibi ve geri kalan her şey bir fikirdi. Dizlerinin altına bırakılmış sandalyeler, henüz oturulmamış anıların iskeletleriydi. Küçük adamlar merdivenleri sırtlayıp geldiğinde, kimse yukarı çıkmak istemedi mesela, çünkü yukarı dediğimiz şey onun omzu olmadı, sadece hatırlamadığı bir anısında duruyordu. Bir adam memelere ulaştığında, oranın aslında bir kapı olduğunu fark etti, dank etti kafası ve kapıyı açınca içeriden kendisi çıktı, merdivenden aşağıya indi.

Dürüst olacağım. Kendi içinde bölünen bir zihin düşündüğümde ve dışarıdan baktığımda onu modern bir sanat eseri gibi görebiliyorum ve her düşüncenin bir ip gibi insanı çekiştirdiği de gözüme kusursuz görünebiliyor. Bir düşünce geride kalmışlıklara, diğerinde olasılıklara, diğerinde hiç yaşanmamış anlara ve diğerlerinde gel git gibi ilerleyebilir. Bu noktada kontrol ettiğin erojen sekanslarına da erişebilirsin. Yani kendini söktüğünü düşündüğün her an belki de fark etmeden kendini inşa ediyorsundur, farkında değilsindir. Böyle şarkı mı vardı lan? 

İnsan libidal üretime başladığında da kendini görebilir, bunu seviştiğim İtalyan hanımefendilere sorabiliriz. Bilinçaltı tek bir gerçeklik olmuyorsa ve üst üste binmiş ihtimallerden oluşan bir sürreal yapıysa e bu durum estetik kuram meselesine de dönüşebiliyorsa tamamen sürreal yapı değildir de nedir zaten?

Algıları bozan bir merkez olarak çoğu kez hislerim ortaya çıktı, bu konuda tecrübeliyim. Gözlerimle gördüğüm tüm figürler de öyle, algıyı bolca miktar bozarlar ve fazlaca gerçekliğin sınırlarını kaydıran bir etki yaratırlar. Fakat onları tanımlayan şeyin doğrudan fiziksel bir çekicilikten daha çok bakışın üzerinde bıraktığı erotik kuram olduğuna inanıyorum, belki biraz abartmış olabilirim, fiziksel çekicilikte fevkalade önemlidir tabii. Algıların parçalanmış hallerini düşünsenize? Bu estetikte olan tüm algılar seni sabit tutmadığı gibi düşünceni sürekli hareket halinde tutan, görüntülerin netleşmediği katmanların içine davet edebilir. Özellikle kendinizi mutsuz hissettiğinizde bu gayette işe yarayabilir, bir miktar alınız, deneyiniz. İşe yarayabilir. Maruv'u dinleyiniz de, anlayacaksınızdır.

Görseller Olha Stepanian'ın harika artwork çalışmalarından.

Bu arada memeler candır evet.

Her şey değişir Guns N' Roses asla değişmez!

Henüz 1,5-2 yaşlarındayken kulağıma dinletilen Guns N' Roses'ı doğal olarak hatırlayamıyorum. Ancak 1993'lerin sonlarına gelirken, MTV'de onları dinlemeye başladıktan sonra gerçekten bu elemanlara nasıl kapıldığımı şık bir şekilde hatırlıyorum. Genç adam, 7 yaşındaki çocukluk ruhu ile Axl'ın sahnedeki asi tavırlar eşliğinde söylediği şarkıları süslü hale getirmesinden memnundu. Hatta gitar seslerinin Slash'in silindir şapkasından döküldüğünü hayal ederdi. O senelerde tüm Dünya'yı kasıp kavuran bu abilerimizin hayranı olmuştum ve daha fazlasını aramaya başlamıştım. İşte o zaman evrenin bana sürekli hazineler sunarak beni bir Guns N' Roses hayranına dönüştürüp komplo kurmuş olduğunu farketmemiştim. Bu hazinelerden biri de 1992'de, bugünden tam 34 sene önce MTV backstage/Tokyo 92 kayıtlarıydı.

Her şey değişir Guns N' Roses asla değişmez
görsel kaynağı: bbc.co.uk

Bu beni daha geniş bir Guns N' Roses dünyasıyla tanıştırdı. Doğal olarak ilk takıldığım kısım Appetite for Destruction olmuştu. Ben doğduktan 1 sene sonra çıkan bu albümün halen daha sert ve canlı durması bana çok ilginç gelir. Ardından Use Your Illusion, eski röportajlar, konser görüntüleri derken sadece şarkılarını dinlemediğimi farketmiştim. Bu adamlar günümüzün Midgard'ında birer devlerdi! Eski backstage görüntüleri ve özellikle 2016 yapımı ''Dünyanın en tehlikeli grubu: Guns N' Roses'' belgeseli ile MTV prodüktörleri coşuyordu, coşturuyordu. Bu belgeseli izlediğim de grubun dağınık ancak marjinal bir serserilik hissinide anlayabilmiştim. 

Eğer şu güne kadar herhangi bir Guns N' Roses belgeseli izlemediyseniz bir göz atabilirsiniz. 2016'daki belgeselleri her zaman en sevdiğim belgesel olarak kalacak ve bu adamlara olan ilgimin uyanışında önemli bir rol oynayacak. 

The White Stripes'ın ham isyanı.

Yumruğunu masaya vuran garage rock'lardan merhaba. The White Stripes'ın elindeki gitarla tek riff ile bir çağ açtığı öyküyü biliyor musunuz? Bizim deli oğlan Jack'in az ancak öz yaklaşımı ile gitarı fazlaca süslediği tavrı marjinal koku gibi geliyor burnuma. 

Yalnız bu elemanlar şarkıyı sadece dinletmekle kalmayıp, hissettiriyorlar. Ayak parmaklarınızın, içindeki ayakkabılardan çıkıp özgürlüklerine kavuştuğunu hayal etmek çok da zor olmasa gerek, özellikle şu yaz sıcaklarında. Ham bir isyanın nane ferağlığı tadında ham kontrolü olabilir mi? Zira bu tavır garajlardan yükselen Alternatif rock dalgasının en marjinal yüzlerinden biri haline geldi. Daha kaotik ve punk kırıntıları taşıyan Billy Talent'ın uzaktan bize göz kırptığı bu dönemlerde Seven Nation Army bir çağ açmıştı. Ekşınlıyoruz öyleyse.

Ve tabii ki bass diye hatırlanan o ikonik coverlı riff'in içinde yüzmeye davetlisiniz, buyurunuz. 


İnsan bedeni Yoga ile nasıl sanata dönüşür?

 

''Dear Adison, somewhere between movement and ofc silence, your work found a place in my imagination. Thank ya so much!''

 

Squat opening

Binlerce yıldır milyonlarca insanın yürüdüğü ve insan bedeninin en eski yol arkadaşı olduğu o yolda ben de yürüyorum bir kaç gündür. O kadar basit değil, Yüzyıllardır sanatın tuvali oldu insan bedeli. Heykeller ona kusursuz oranlar aradı, ressamlar ışığı tenin üzerine düşürdü, Liminal frekans'ta bahsettiğim Boudoir kültürü estetiği zarafetin diliyle yeniden yorumladı. Aynı beden bu sefer Yoga matının üzerine çıktığında bambaşka bir yol sundu insanlara. Sanırım Boudoir ve Yoga bana birbirine yabancı iki dünya gibi gelmiyor. İkisi de bedenle konuşuyor ancak biri fısıltısını dışarıya bırakırken diğeri onu içeriye doğru yankılıyor. Demek istediğim Boudoir, bedenin görülmesini estetikleştiriyor, Yoga bedenin hissedilmesini. Aynı omurga, kalçalar, omuzlar, fakat bambaşka bir anlam. Yoga'yı ilk kez duymuyorum, ilk kez etkileniyorum.

Yogi Squat Opening bana yeni bir hareketten çok, insan bedeninin bana eski bir hatırasını anımsattı. Sanki binlerce sene önce toprağa çömelmiş ilk insanın silueti modern zamanın içinde yeniden nefes alıyordu. Bunun için zihninizi o kadar da zorlamanıza bile gerek yok.

Deep squat stretches

Mesela Deep squat stretches bana bedenin açılmasından çok zamanın esnemesini hissettirdi. Bakış açısı önemli bakış açısı. Zaman esner mi? diye soru sorabilirsiniz zihninize bu çok normal. Ancak bu kesinlikle doğru, dürüst olmak gerekirse ben zamanı esnetebildim. Deep squat insanın kendi içine açılan görünmez bir kapıyı aralaması gibi geldi. Heykeller taşta dengeyi aradı yüzyıllarca, yoga bu nefesin içinde oldu. Nereden baksanız ikisinin arasında kurulmuş bir köprü gibi. 

Son birkaç gündür Youtube amcanın görünmez algoritmaları beni Los Angeles'ın en sempatik insanı Adison Briana'nın videolarına çekti ve ben bu durumdan çok etkilendim. Dürüst olmak gerekirse fazlaca cezbedici evet. İlk başta dikkatimi çeken şey bedenin estetik anlatımıydı. Çizgiler, denge, duruşlar birer liminalite olgularının içinde yüzerken kendimi bolca mitolojik bir varlık gibi hissettim. Çünkü zihnim oradan oraya gitti, durdu, geri geldi, tekrar başka bir şeye başladı. Neiiy Alpirik yoga mı yapıyorsun? HAHA durun bir dk! Yoga yapmıyorum, yogayı zihnimde yaşıyorum. Ancak yapabildiğim bir kaç pozisyonu yapmadım değil hani. 

Seated leg stretches

Ve benim özellikle yapmak istediğim Seated leg stretches pozisyonu.
Yaptım yapmasına da sanki adelelerimden bir yerlerim attı gibi geldi, bir kaç dakika sonra alışmaya başladı. Spor yaptığım halde nefes almakta zorlandım. Kat ettiğim en uzun mesafe gibi gelmişti ilk anda, sonrasında anladım ki kendi bedenime doğru attığım bir kaç santimetreye ulaşmışım. 

İlk bakışta bazı yoga pozları size çağdaş dansı hatırlatabilir, hatta buna Boudoir fotoğrafçılığının dengeli kompozisyonlarını da dahil edebiliriz. Bunun nedeni ise insan gözünün simetriye, akışkan çizgilere ve dengeye hayran olması, e fizikte Adison'un fiziği gibi fantastik ise bu tamamen zihin orgazm'ı dediğimiz olgu içine girebilir. Yoga, zihini liminal, boşluk, daireler ve o estetik açılar. 

İnsanlar bazı yerlerde haritalar göremiyor, bu konuda anlaşabiliriz. Ancak zihnim bazı patikaları haritalarda görünür kılabiliyor. Üretilen bir içerik, kilometrelerce uzaktaki başka bir insanın zihninde bambaşka kapılar açabiliyor. Sanırım bu liminalite tınılarda en çok hoşuma giden durum bu. Adison'un videolarını izledikten sonra böyle bir post hazırlamak istedim, Youtube videolarını ve görsellerini blogumda paylaşarak oluşturacağım bu post için e-mail adresine sevimli bir mail gönderip izin istedim ve Adison Hanım'dan harika bir geri dönüş aldım. Şehrin gürültüsünden, bitmek bilmeyen o bildirim seslerinden ve zihnimin yorulan koridorlarından beni uzaklaştıran Sevgili Adison Briana'ya saygı kuşağı startını vermek istedim bu gece ve de gerçekleştirdim. 

Adison ile Yoga yapmak isteyenler şuraya gitsin bence; Adison Briana | Youtube.com
Ayrıca Yoga eğitim stüdyo şeysi için; floorplayofficial.com

Los Angeles votkasısın diye editliyorum, sen anla.
Chris Stapleton - Tennessee Whiskey