Jörmüngandr: Midgard yılanı'nın hikayesi

Jörmüngandr: Midgard yılanı'nın hikayesi
Jörmüngandr: Midgard yılanı'nın hikayesi

İskandinav mitolojisi temasından merhaba. Size birkaç sorum olacak. Denizin dibinde uyuyan bir yılanın tüm tanrıların uykusunu kaçırabileceğini söylesem inanır mıydınız? Bir canlı neden daha büyümeden tehlike ilan edilir? Ya da çocuklarınızdan biri Jörmungandr gibi olsaydı ve kıyamet provası yaptığını düşünebilir miydiniz? Veyahut Thor'un en büyük düşmanının bir yılan olması sizce de biraz ilginç değil mi?

Bazı anneler çocuklarına masal anlattılar, bazıları masalların içine çocuk bıraktı. Ancak İskandinav mitolojisinde durumlar biraz farklı. Bazı ailelerin soy ağacında isim taşımadığını ve kader taşıdığını bilmelisiniz. Jörmungandr'ın hayatı Loki ile dev anamız Angrboda'nın karanlık birlikteliğinden doğan üç farklı mirasla başladı. Bir tarafta zincirleri kıracak olan Fenrir, diğer tarafta ölülerin sessiz tarafına gönderilecek Hel vardı. Ancak denizlerin altında büyüyerek dünyanın etrafına sarılacak olan Jörmungandr, bu karanlık mirasın en büyük halkası olacaktı ve oldu da.

Felaketler kapıya gelmeden önce haber gönderen bir kuzgunumuz yok, fakat Asgard'ın tanrı ve tanrıçaları bu haberin ağırlığını Jörmungandr daha doğmadan önce zaten biliyorlardı. Onu henüz küçükken bir çam ağacına bağlasalar bile gelecek korkularını bastıramamışlardı. Karşısına çıkanlara savurduğu karanlık zehir hedefini bulamadı belki fakat mesajı çok netti. Denizlerin dibinde büyüyen bu yaratık bir gün zincirlerden, ağaçlardan ve korkulardan daha büyük olacaktı. İleride yakışıklı Thor abimiz Midgard topraklarına sık sık uğrayacak ve Jörmungandr ile denizlerin içinde defalarca kez karşılaşacaktı. (Sonraki postlarda ekleyeceğim)

Aslında tanrıların korktuğu gelecek, küçük bir yılanın denizin derinliklerine bırakılmasıyla başlamıştı. Jörmungandr insanların yaşadığı Midgard'ın çevresindeki sularda büyüdükçe sıradan bir yaratık olmaktan çıktı. Koca denizin içinde kaybolan bedeni zamanla dünyanın sınırlarına ulaştı ve kendi kuyruğunu tutan devasa bir yılan haline geldi. Bu yüzden Jörmungandr, İskandinav mitolojisinde Midgard Yılanı olarak anılmaya başladı.

İskandinav mitolojisinde görebileceğiniz her şey tek başına yaşanmıyor. Bütün kederler, felaketler ilk post'ta bahsettiğim Yggdrasil'in kökleri ve dalları arasında şekilleniyor. Jörmungandr ise bu büyük evren ağacının çevresinde dönen düzenin karşısında duran, kaosun ve sonsuz döngünün en güçlü sembollerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Öyleyse biz de bu kaos için Midgard'ın derin sularına Jörmungandr'ı beslemek için bolca miktar yem bırakalım.

Kahramanımız Jörmungandr'ın da beklediği bir gün var. Ragnarök geldiğinde annesi Angrboda'ya ve kardeşleri Hel ile Fenrir'in yanına koşabilmek için denizlerin sessizliği bozacak, Midgard'ın sularını kabartıp bu dev yılan yeniden yüzeye çıkacak. Söylencelere göre zehriyle gökyüzünü karartarak kaosun orduları arasında yerini alacak ve tanrıların son savaşında eski düşmanı Thor'un karşısına çıkacak. 

Jörmungandr ile Thor'un spoiler olmadan karşılaşması;

Ufak bir animasyon;

Puddle of Mudd ve radyo estetiği.

Puddle of Mudd'un radyo frekansı


Gençler bar taburelerinin altında unutulmuş sigara izmaritleri gibi yaşayan şarkıları bilir misiniz? Gayette kirli ve mağrur olurlar ancak sabaha kadar ayakta durabilirler. Come Clean albümü öyle bir dönemin çocuğu olarak frekanslarımıza yayılmıştı. 

2000'lerin ortasında Amerikan otoyollarında dolaşan post-grunge ve southern kırıntıları, aylak motellerin altında sürtünürken Puddle of Mudd direksiyonu biraz daha yorgun insanlara kırdı ve o kirli dürüstlüğe merhaba dedi. Theory of a Deadman radyoculuğunun arasında sıkışmış bir rock'n roll motor durağı günlüğü gibiydi adeta. Buna Buckcherry'nin artıklarını da ilave edebiliriz. Fazlaca cilalı değildi elbet, zaten güzel tarafı da buydu. 

Aynı dönemlerin daha garaj ve punk depresifliğinde ise tanışmış olduğunuz Billy Talent gibi gruplar farklı bir enerjiyle sahneyi taşıyordu. Bir süre sonra bu tarz gruplar büyük dalganın içinde kayboldu. Fakat geceleri uzun yaşayan insancıklar bu dalganın içinde sörf yapmayı çok iyi biliyorlardı. She hates me zihninden örtmenlerin sınavlarla boğduğu öğrencilere, kapitalizm karşısında işeyerek çalışan tüm emekçilere, konserlere gidemeyen gençlerimize ithafen diyelim mi? 

Kontağı kapatmayın derim, daha yol uzun. Ulaşacağımız yorgun insanlar haliyle fazla.

Burlesque: Egzotik bir kültür mü?

Avrupa'nın eski tiyatrolarında dolaşan ve gösterişli kostümlerin ardına gizlenmiş o farklı dili fark edenlerden misiniz? Öyleyse lütfen buyurunuz. Hatta edenlerden değilseniz bile buyurunuz. 19. Yüzyılın ortalarında Avrupa'da mizah, dans ve tiyatral estetikliğini bir araya getiren bir sahne sanatı çoktan doğmuştu bile. Burlesque! O tarihlerde yaşamadığımız için bilmiyoruz ancak ben estetik algıma bolca güzel ikramlarda bulundum. Burlesque'in ışıltılı kökenlerinin oluşturduğu o boşluklarda zihinleri ile dans eden bir çok kişi vardı. Toplumsal normlara ince bir alayla yaklaşan bu gösteriler, zamanla Kabare kültürünün ayrılmaz bir parçası haline geldi. Ülkemizde bu tip sahne performanslarının olduğu bir yer hayal edin ve insanların atom parçacıklarının içinde dans etmeleri ile konuşan bir kitle olduğunu varsayın. 

Burlesque
Burlesque gösterisi.

Avrupa'da o tarihlerde başlayan bu farklı sanat kültürü, egzotik hanımefendilerin giymiş olduğu büyüleyici tüy boalar ve kostümleri performansların cazibesini artırıp sahnede kült bir estetiklik anlayışı sunmaya başlamıştı. Bu gösteriler göz alıcı bir eğlencelikten çıkıp mizah ve ironiyle toplumsal normlara ince bir dokunuş yapan bir ifade biçimi haline geldi. Eh bu sevgili hanımefendilerde tiyatral atraksiyon yeteneklerini ön plana çıkartıp o döneme ait popüler kültüre merhaba demiş oldu. Takdir edersiniz ki o dönemin katı kurallarını doğrudan bu dans ile yıkmak fazlaca marjinal bir şeydi. Liminal frekans'da bahsettiğim konu da buydu. Estetikler kaybolmadığı gibi biçim değiştirebiliyor.

Modern Burlesque, haliyle günümüzde tek başına nostaljik bir sahne sanatı değildi, ek olarak beden özgürlüğü, çeşitlilik ve mizahın kutlandığı bir performans biçimi olarak yeniden kategorize edildi. 1950'lilerde TV'lerin popüler hale gelmesi ile biraz geride kaldı bu kültür, buna rağmen salonların loş ışıkları altında gramofonun cızırtılı melodileriyle birleşip günümüz mizahını egzotiklik ve ironi ile birleştirmeye devam etti. Kahkahalarını korselerin içine saklayıp sahneye ince bir alay bırakan ve bu kültürün öncüsü olan hanımefendilere bir de biz kocaman merhaba diyelim.

Bir sandalye çekin kendinize, gösteri başladı.

Liminal Frekans: Gerçeklik ile düş arasında sıkışmış estetikler

Liminal Frekans: Gerçeklik ile düş arasında sıkışmış estetikler

Bir süredir fark ediyorum ki bazı estetikler görünmez olsa bile zihnin bir köşesinde kalıcı bir frekans gibi varlığını sürdürüyor. Dün geceki gibi, rüyama bir burlesk performans sanatçısı hanımefendi geldi, bir kaç kelime söyledi sonra gitti. Üzerimde kültürel akımların tuhaf bir huyu var. Ortaya çıktıkları dönemleri çoktan geride bırakmış olsalar bile etkileri kaybolmuyor. Burlesque (sahne ve performans estetiğine dayalı tiyatral bir akım), Boudoir (mahremiyet ve içsel estetiği öne çıkaran görsel dil), Sürrealizm (bilinçdışı ve mantık dışı sembolleri merkezine alan sanat yaklaşımı) ve daha birçok akım bugün halen daha farklı biçimlerde yeniden insan zihnine girebiliyor. Burlesque'in tiyatral dünyası, Boudoir'un mahrem ve egzotik atmosferi, Sürrealizm'in mantığı bozan sembolleri, ya da Fütürizm'in geleceğe saplantılı hayalleri farklı yerlerden geliyor gibi görünse de insan algısında aynı çekim alanına dokunuyor. 

Bu yüzden estetik akımları tek başına sanat tarihine ait sabit başlıklar gibi okumamak lazım. Daha çok zaman içinde şekil değiştiren kültürel kodlar gibi çalışıyor. Her dönem kendi görsel dilini üretiyor, eski sembolleri yeniden yorumlayabiliyor. Bugün internet estetiklerinde gördüğünüz birçok şeyin kökünde de bu eski akımların izleri var. Öyleyse liminal space görselleri, vaporwave'in nostaljik bozulması ya da gotik estetiklerin dijital yeniden üretimi bu sürekliliğin güncel örnekleri diye düşünebilir miyiz? Evet! Yani demek istiyorum ki, estetik sadece görsel bir tercih olmaktan çıkıp insan algısının nasıl çalıştığını anlatan bir sisteme dönüşüyor. Çünkü insan zihni bazı görsel kodları tamamen silmiyor, farklı dönemlerde farklı formlarda yeniden zihnimize çağırabiliyoruz. Ve gün boyunca zihinlerinizin içinde yüzen olguların kültürel akımların içinde de olması elbette söz konusu, çünkü kültürel akımlarda yeniden çağırma mekanızmasının isimlendirilmiş halleri gibi gayette şık şekilde okunabilir. 

Estetik akımları kalıcı yapan şeyin tam olarak bu olduğunu düşünüyorum. Bir dönemin içinde doğsalar bile o dönemin içinde kalmazlar. Sanattan internete, modadan görsel kültüre kadar uzanan yolculuklarında sürekli biçim değiştirir, yeni isimler ve yeni yüzler edinirler. Ancak dikkatli bakıldığında, en eski sembollerin bile halen daha farklı frekanslarda yaşamaya devam ettiği görülebilir.

Ne olursa olsun hiçbir şey gerçekten kaybolmuyor, bolca miktar biçim değiştiriyor, başka bir çağa merhaba diyor. Sanıyorum rüyamdaki burlesk performans sanatçısı, o gizemli hanımefendi, bana bir frekans gönderdi.

Öyleyse benden o'na gelsin;

V for Vendetta dizisi geliyor. Hazır olun!

Popüler kültürde maskelerden daha büyük hale gelenlere kocaman alkış yapalım. Eskiden distopyaları geleceğe dair mistik bir güç egzersizleri olarak izlerdim, bugünlerde bültenlerle aralarındaki farkı bulmaya çalışıyorum. Guy Fawkes'ın en başarılı örneği V, senelerdir bu adamın torunlarının hafızalarına sızdı. Görünüşe göre V kendi mitolojisini kurdu ve tekrar yüzeye çıktı.

Daha önce HBO ve Craig ikilisinin Baldur's Gate uyarlamasıyla beni heyecanlandırdığından bahsetmiştim. Kafan gövdenden daha büyük Lili'de birkaç kelam etmiştim. Şimdi ise sırada başka bir haber var gençler. İster geliyor gelmekte olan deyin, ister keyfim yerinde deyin, her ikiside olur. Çünkü V for Vendetta'nın dizisi geliyor. Yeni bir distopya temalı evrenin TV'lere taşınması her zaman ilgimi çekmiştir ancak V for Vendetta'nın ben de ayrı bir yeri var. Bu yüzden bu haber son zamanlarda duyduğum en keyifli gelişmelerden biri oldu.

İlgilenenler varsa bir bakabilir; V for Vendetta 

Sonra da beni şu klibin içine atabilirsiniz.

Mini etek yok ancak yine de en havalısı Batwoman!

Mini etek yok ancak yine de en havalısı Batwoman!
Batwoman

Batwoman, kuşkusuz Yarasa Ailesi'nin en sıra dışı üyesiydi. En az iki Batman, sayısız Robin ve birkaç Batgirl ile rekabet etmek zorunda olduğunu düşünürsek, bu oldukça önemli bir şey tabii. Ancak Kate Kane ablamız farklı ve özeldi. Detective Comics'teki zamanında basın da dahil olmak üzere büyük ilgi gördü diyebilirim. Neden mi? Çünkü Kate Kane, kendi çizgi roman serisine sahip ilk lezbiyen süper kahramandı (ve sıradan bir seri değil, fazlaca marjinaldi!) 

Dahası yazar Greg Rucka, Kate için gerçekten etkileyici ve büyüleyici bir hikaye yarattı. Bununla birlikte J.H. Williams III tarafından şekillendirilen serinin sanat tarzı da aynı derecede etkileyiciydi bana kalırsa.

Uzun bir bekleyiş ve iki ertelenmiş yayın tarihinden sonra Batwoman nihayet dönmüştü ki bu sefer kendi adını taşıyacak bir seride yer aldı. Ne yazık ki DC'den ayrılan Greg Rucka amca'nın yönetmenliğinde değildi tabii bu durum. Bunun yerine JH Williams III sadece çizimleri tasarlamakla kalmayacak aynı zamanda W. Haden Blackman ile birlikte hikayeleri de yazacaktı. Bu yüzden yedi gözle beklemiştim. Çünkü çizgi roman temalarında kadın karakterler inanılmaz derecede diğer içeriklerden sürükleyici şekilde kurgulanıyor. Kadın karakter odaklı çizgi romanlar ilginizi çekiyorsa, daha önce yayınladığım Suzie ve Ginger çizgi roman incelemesine de göz atabilirsiniz gençler. Ve lütfen çizgi roman okuyun, okutun. 

Süper kahraman Moda Haftası'nı sonlandırırken, DC Women Kicking Ass'in yazısı Batwoman'a (alter egosu Kate Kane'e de olabilir) ve stiline adanmıştı. Şu görsellerin bile o tarihlerdeki netliği beni benden alıyor. Keyfini çıkarın! 

Elizabeth Johns da Batwoman'ı bu kadar etkileyici bir karakter yapan unsurlardan biri olan kıyafetlerini ele almıştı. O tarihlerde serinin üzerine Elizabeth'in zerk ettiği şu notları eklemişim. 

''Birkaç yıl önce (yeniden) çizgi roman okumaya başladığımdan beri beklediğim bir şey var. Günlük giyiminde stil sahibi bir kadın. Ve çizgi romanlardaki kadınların giyim tarzından bahsetmiyorum, bu tarz genellikle fantezi tiplerini (femme fatale, seksi üniversite kızı, neredeyse düğmesiz bluzlar, mini etekler ve topuklu ayakkabılar ve cilveli kedi stili) dolduruyor ve gerçek hayattaki birçok kadının giydiği tarzla uyuşmuyor. (Yine de yanlış anlamayın, birçok kadın da böyle giyiniyor). Şöyle söyleyeyim çok fazla kadın araştırmacı gazetecinin mini etek ve topuklu ayakkabı giydiğini göremezsiniz.''

Sen çok yaşa Elizabeth!

Şimdilerde ise Batwoman 2026 ile kendi serisine kavuştu. İlk sayısını dün gece bitirdim, 10 sene sonra Gotham'ın mistikliğine bir kez daha geri dönmek heyecan verici. İlgilisi olanlar varsa şuradan bakabilir. BATWOMAN (2026-) #1