Arkadaşlaaar, hazır olun, sahneyi ateşe veriyoruz!
Güneş neden hep batarken daha kırmızı, şehirler neden hep en gürültülü anlarında daha yalnız, gitar telleri neden bazen bir insanın kalbinden daha fazlaca atıyor, Ensiferum bu çılgınlığı nereden öğrendi?
Bazı şarkılar kapıyı çalmıyor, Finlandiya'dan omzuna bir el koyup seni dışarı çağırıyor. Ensiferum tam olarak bunu yapıyor. İlk kez Ensiferum döndüğünde, ''Lai lai hei''nin o meydan okuyan melodisiyle insanın içindeki eski bir hikaye uyanıyor. Bu bir savaş narası mı, yoksa kaybolmuş bir yurdun hatırası mı, emin olamıyorsun. Ardından gelen Iron daha sert, daha net bir adım gibi zihninle dans ediyor. ''Iron'' çalarken dünya karşısında sırtın biraz daha dikleşiyor. Ensiferum'un epikliği gösterişten değil, inançtan geliyor. Kılıç asla metafor değil, bir duruş biçimi oluyor. Ancak o duruşu asıl keskinleştiren şey Petri oluyor. O'nun sesi, donmuş bir gölün üstünde çatlayan buz gibi beliriyor. Hem sert hem yankılı. Brutal vokaller bir savaş çağrısı gibi yükselirken, temiz vokaller beklenmedik bir açıklık bırakıyor, sanki sis bir anlığına dağılıyor ve ufuk görünüyor.
Vokal bir enstrüman değil anlatıcı da olabiliyor. Destanı hem yazan hem haykıran kişi. Ancak onların hikayesi sadece meydan okumaktan ibaret değil. From Afar ile birlikte o sertliğin arasına sızan bir iç hesaplaşma yaşatıyor benliğine. ''Twilight tavern'' ateş başında nefeslenmekse, ''Scars in my heart'' o ateş söndükten sonra geriye kalan kül oluyor. Üstelik Madeleine Liljestam ile. Ensiferum burada ilk kez zırhını biraz aralıyor, kalbin de bir savaş alanı olduğunu kabul ediyor. Daha sonra One man army döneminde ''One with the sea'' diye dolanan o coşkulu nakarat insanı bireysel bir yemine çağırıyor. Kalabalığın içinde tek başına durabilme cesareti. Bu noktada sadece pagan bir destan değil, kişisel bir scream haline geliyor.
Ve sonra yönünü gökyüzüne çeviriyorlar. Thalassic ile gelen ''Andromeda'', Ensiferum’un mistik canavarların dolaştığı ormanlardan marjinal bir yalnızlığa uzanabildiğini gösteriyor. Yıllar içinde kadrolar değişiyor, sesler evriliyor ancak o öz hiç kaybolmuyor. Melodinin içindeki kadim yankı ile ortaçağ ezgilerinde birleşen canavarlar da dinlemeye başlıyor. Onlar sadece bir Viking masalına ortak olmuyorlar. Kendi içlerindeki savaşı, kendi yaralarını ve kendi sonsuzluğunu da duyuyorlar. Şarkı bittiğinde ise sessizlik gelmiyor sadece rüzgar yön değiştiriyor.

Öyle bir anlatmışsınız ki sanki melodilerden bir evren oluşmuş :) Evet gerçekten de bazı iyi müzikler bize o evreni hissettirebiliyor ama bunun da ötesinde sanırım birileriyle bir şey dinlemek ve dinlediklerin üzerine konuşmak o evreni somut olarak görmeni de sağlıyor. Kelimelerinize, heyecanınıza sağlık. :)
YanıtlaSilOv benim meşhurdur gruplar hakkında kritik postlar oluşturmam ehe, teşekkür ederim güzel yorumun için cadı.
SilOo yeni grup mu. Sever sayarız finli grupları :) Dalayım şu şarkılara bakayım neler çıkacak.
YanıtlaSilEvet, fin folk-ortaçağ ezgili metal abilerimiz ;) Dinle Yasemin, beğendiklerini bildir bana.
SilYani ne desem bilemedim :x İnsan bi haber verir. Anca yorumunda görebildim seni
YanıtlaSilAHAHHAHAHA sakin sakin. Ben yanlışlıkla google hesabımı silince blogda silinmiş oldu, bir kaç ay sonra tekrar blog açtım. Ben senin blogunu aklımda tutamamışım sanırım, bir kaç gün önce nasıl olduysa bir bakayım dedim, adresini gördüm. Buradayız sakin Claracık ;)
Sil