![]() |
| görsel kaynağı: bbc.co.uk |
Müzik
Her şey değişir Guns N' Roses asla değişmez!
The White Stripes'ın ham isyanı.
Isı kontrolündeyim, sıcaklığını ver gitsin.
The Offspring - Gone Away
|
The Distillers - The Hunger
|
Santiano - Doggerland
|
Stone Sour - Through Glass
|
Puddle of Mudd ve radyo estetiği.
2000'lerin ortasında Amerikan otoyollarında dolaşan post-grunge ve southern kırıntıları, aylak motellerin altında sürtünürken Puddle of Mudd direksiyonu biraz daha yorgun insanlara kırdı ve o kirli dürüstlüğe merhaba dedi. Theory of a Deadman radyoculuğunun arasında sıkışmış bir rock'n roll motor durağı günlüğü gibiydi adeta. Buna Buckcherry'nin artıklarını da ilave edebiliriz. Fazlaca cilalı değildi elbet, zaten güzel tarafı da buydu.
Aynı dönemlerin daha garaj ve punk depresifliğinde ise tanışmış olduğunuz Billy Talent gibi gruplar farklı bir enerjiyle sahneyi taşıyordu. Bir süre sonra bu tarz gruplar büyük dalganın içinde kayboldu. Fakat geceleri uzun yaşayan insancıklar bu dalganın içinde sörf yapmayı çok iyi biliyorlardı. She hates me zihninden örtmenlerin sınavlarla boğduğu öğrencilere, kapitalizm karşısında işeyerek çalışan tüm emekçilere, konserlere gidemeyen gençlerimize ithafen diyelim mi?
2000'lerin Alternatif Rock Kültürü: Garajlardan Otoyollara
| 2000'lerde Alternatif Rock kültürü, garaj sahnesi ve otoyol estetiği |
Kültlerden garajlara, oradan derin sulara!
Lambada: Tropikal bir neşe kültürü olabilir mi?
Ben doğduktan 3 sene sonra tüm Dünya'yı kasıp kavuran Kaoma'nın Lambada şarkısı tropikal ritimleri ve neşeli dans sahneleriyle annelerimiz-babalarımızın zihinlerine kazınmıştı. Kaoma'nın bu latin eserinin altında kaybedilen bir aşkın hüznü anlatılmış olsa da bu kontrast latin kültüründe dansın acıyı ve mutluluğu ifade etme gücünü göstermişe benziyor.
Her ne kadar Lambada tropikal renkler ve neşeli danslarla hatırlansa da, şarkının sözlerinde kaybedilen bir aşkın hüznü gizli. Chorando se foi (ağlayarak gitti) kelimesi yaşanmış bir aşkın kalıcı izlerini hatırlatsa da duygusallığı klibin içindeki dans ile çok da güzel entegre edip eğlenceli hüznün nasıl olması gerektiğini çok da güzel anlatmış. Bakın bu beni tiye alan bir kedinin Shakespeare okumasını düşünmek gibi absürt bir şey değil. Elemanlar bildiğin hüznü neşeye dönüştürmüşler.
Pekiği Kaoma bu şarkıyı kaydederken, bir gün tüm dünyada milyonlarca insanın aynı ritimde dans edeceğini hayal etmiş miydi? Lambada'nın kısa sürede küresel bir popülerliğe dönüşmesi, Latin kültürünün evrensel bir dil olan dans aracılığıyla sınırları aşabileceğini fazlaca kanıtlamış görünüyor. Bugün bile bu harika şarkı bu tarz dinlemeyen bir çok kişinin ara ara dinlediği şarkı haline gelmiş durumda. (şekil a ben.)
Lambada, bir şarkıdan öte kültür haline geldi diyebiliriz. Bugün halen daha dinlendiğinde tropikal neşeyi ve gizli hüznü aynı anda hissettirebiliyor.
Önce The Beatles, sonra Guns N' Roses ve şimdi de Greta Van Fleet!
İşte bu hissi, kendilerine Greta Van Fleet adını veren bir grup deneyimli müzisyenin yeni albümünü dinlediğimde yaşamıştım. Greta Van Fleet, Michigan'ın küçük kasabalarından çıkıp dünya sahnelerine uzanan, rock ve blues köklerinden beslenen genç bir grup. Müziklerinde rock'n roll'un epik rifflerini, blues'un ruhunu ve hard rock'ın enerjisini bir araya getirerek dinleyicilerine müthiş bir retro-modern ses sunuyorlar. Elbette örnek verdiğim gruplar gibi olamayacaklar ancak bu gençler dinlenilmeyi gerçekten hakediyorlar.
MTV prodekşın.
![]() |
2000-2001'lerde herhangi bir Türk genci gibi, ben de MTV'mi izliyordum. İstemediğim şey ise aileminde o saatlerde izlediği geri dönüş yolunda olan ''eski'' müzisyenlere maruz kalmaktı. 14 yaşlarında hangi erkek Steve Winwood dinlemek ister ki? Traffic'i neden tanıyayım ki? Dire Strais'i mi? Kimin umrunda. Benim kanım o seneler deli akıyor, şöyle bangır bangır çalan rock'n roll olsa daha iyi olmaz mı?
Tina Turner 'Private dancer' ile tekrar gündeme geldiğinde muhtemelen 45 yaşlarındaydı ve muhteşem görünüyordu. Bir lise öğrencisi için çok şey ifade ediyordu evet, ancak bir Guns N' Roses değildi tabii. Aynı şeyi Aretha Franklin içinde düşünüyorum. Annecik ve babacık, Who's zoomin who? döneminde Aretha ablamız hakkında güzel bir şey söylememişti. Annemin deli gibi beğendiği David Bowie için bile. Let's dance çok popülerken David amca 36 yaşlarındaydı, onun önemli olduğunu sağolsun bizimkilerden fazlaca duyuyordum ancak Ziggy Stardust'ı hiç duymamıştım. Tüm bunlara rağmen neden bu tipler?
O yaşlarda empati yapmayı tercih etmediyseniz beni güzelce kafanızda tasarlayabilirsiniz. TV karşısında saatlerce rock'n roll saatinin gelmesini sabırsızlıkla bu tipleri dinleyerek beklemek alışa gelmiş bir durumum değildi. Tam karşında eğlenen anne ve babanın coşkulu şekilde şarkılar hakkında kritik yapmalarını dinlemeyi tercih etmemişim. Eh bir de yanında küçük kardeşin ''abi hadi gel oynayalım, abı abı abı'' baskılarına göğüs gerip saatlerce Guns N' Roses, Bon Jovi, Def Leppard, Metallicaları beklemek benim için nar tanelerini kabuğun içinden tek tek çıkartmak kadar zordu. Hepsinden bir şarkıyı özel kılmıştım.
Ve rock'n roll saati geldiğinde mi? Beni tutana aşk olsun! O an TV'nin karşısında başka bir diyarda olurdum. Gitar rifflerini duyduğumda damarlarımda kan hızla dolaşırdı. Halen daha hatırlıyorum çocukluk anlarımı da resmen yaşıyormuşum. Hatta TV kumandasını alıp şarkıları ben söylüyormuşum gibi tuhaf şeyler yapardım, hareketlere gel işte ahah. Hanginiz yapmadı ki? Kardeşim tuhaf tuhaf bakardı. Bu arada okuldan döndüğümde ara sıra TV kumandası ile kedilere konser verirdim, hepsi izlerdi ahah. Çocukluk güzelmiş be! Bu yaş zımbırtısını kim çıkardı lan? Büyüme, yaşlanma olgusunu?
- Guns N' Roses - Welcome To The Jungle (2025, bangır bangır keyfini yaşadım konserde)
- Bon Jovi - Livin' On A Prayer (2011, arkadaşlarımla pogo yaptım, kendime sözüm vardı)
- Metallica - Enter Sandman (2008, Ali Sami Yende verilen konserdi, en son bahçıvan pantolonumun omuz askısının koptuğunu hatırlıyorum)
- Def Leppard - Pour Some Sugar On Me (konserine gidemedim lan)
Ensiferum
Bazı şarkılar kapıyı çalmıyor, Finlandiya'dan omzuna bir el koyup seni dışarı çağırıyor. Ensiferum tam olarak bunu yapıyor. İlk kez Ensiferum döndüğünde, ''Lai lai hei''nin o meydan okuyan melodisiyle insanın içindeki eski bir hikaye uyanıyor. Bu bir savaş narası mı, yoksa kaybolmuş bir yurdun hatırası mı, emin olamıyorsun. Ardından gelen Iron daha sert, daha net bir adım gibi zihninle dans ediyor. ''Iron'' çalarken dünya karşısında sırtın biraz daha dikleşiyor. Ensiferum'un epikliği gösterişten değil, inançtan geliyor. Kılıç asla metafor değil, bir duruş biçimi oluyor. Ancak o duruşu asıl keskinleştiren şey Petri oluyor. O'nun sesi, donmuş bir gölün üstünde çatlayan buz gibi beliriyor. Hem sert hem yankılı. Brutal vokaller bir savaş çağrısı gibi yükselirken, temiz vokaller beklenmedik bir açıklık bırakıyor, sanki sis bir anlığına dağılıyor ve ufuk görünüyor.
Ve sonra yönünü gökyüzüne çeviriyorlar. Thalassic ile gelen ''Andromeda'', Ensiferum’un mistik canavarların dolaştığı ormanlardan marjinal bir yalnızlığa uzanabildiğini gösteriyor. Yıllar içinde kadrolar değişiyor, sesler evriliyor ancak o öz hiç kaybolmuyor. Melodinin içindeki kadim yankı ile ortaçağ ezgilerinde birleşen canavarlar da dinlemeye başlıyor. Onlar sadece bir Viking masalına ortak olmuyorlar. Kendi içlerindeki savaşı, kendi yaralarını ve kendi sonsuzluğunu da duyuyorlar. Şarkı bittiğinde ise sessizlik gelmiyor sadece rüzgar yön değiştiriyor.
Faun'un albümü çıkmış, hiç biriniz demiyorsunuz?
Faun'un yeni albüm çıkardığını bilen ve söylemeyen varsa yamacıma doğru gelsin şöyle, bir şey deneyeceğim. Ortaçağ ezgilerini modern tınılarla buluşturan benim sevgili Faun'um, yine büyülü bir yolculuğa davet etmiş beni. Açıkcası şimdiden üç şarkıyı beğendimi söyleyebilirim. Diğer şarkılar biraz daha pagan folk'un sakinlik-dinginlik motifleri. Albüm kapağına da bayıldığımı söyleyebilirim. Hex ne demek diye araştırayım dedim, Hexe kelimesinden geliyormuş, ''cadı'' vs. Albümün temasına gelirsem, şarkıların tamamı şifacılar, bilge kadınlar ve büyüyle ilişkilendirilen figürler üzerine odaklanmış. Elemanlar karakterleri karanlık ve korkutucu klişelerden çıkarıp, kültürler arası bir bilgelik ve doğa ile uyum sembolü olarak sunmuşlar.
Yeni albümleriyle hem köklü geleneklere merhaba demişler, hem de bizleri farklı kültürlerin kapısını aralamaya çağırmışlar. Bence bu albümde grubun karakteristik enstrümanlarıyla örülen mistik melodiler, vokallerin büyüleyici uyumuyla birleşerek adeta bir ritüel havası yaratıyor. Ve hatta albümü ekstra güzelleştiren şey de var ortada. Ne mi? 2023 yılında Fatma Turgut ile beraber söyledikleri ''Umay'' şarkısını da albüme eklemişler. O şarkıyı da bir zahmet dinlemişsinizdir diye düşünüyorum.
bkz: FAUN feat. Fatma Turgut - Umay (Official Video)
şu da live performansı: Faun & Fatma Turgut - Umay (Live In Istanbul
Umay'ın Türk mitolojisindeki önemini bilmeyen yoktur. Koruyucu ve bereket getiricisi olarak bilinen ana tanrıçadır. Zaten bu şarkı pagan folk'un mistik atmosferiyle birleştiğinde yalnızca bir müzik değil aynı zamanda kültürler arası bir köprü haline gelmişti. Albüme bu şarkıyı eklemeleri müthiş bir olay.
Orta Avrupa’nın pagan ezgilerini Türk mitolojisinin sembolleriyle harmanlayarak dinleyiciyi evrensel bir ruhani yolculuğa çıkardılar. Geleneksel enstrümanların büyülü tınıları, Umay’ın şefkatli ve koruyucu ruhunu çağrıştırırken, vokaller adeta bir dua ya da ritüel havası yaratıyordu. Bu buluşma, hem pagan folk’un doğa merkezli felsefesini hem de Türk kültürünün kadim mitolojik mirasını aynı potada eritiyor. Ayrıca benim için öğrendiğim en güzel haber ise Mayıs ayında TR'ye gelip konser verecek olmaları. Sizi seviyorum gençler.
Albümde en sevdiğim şarkılar zımbırtısı; Umay, Belladonna, Numie, Lament








