Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Müzik

Bu konu ile ilgili tüm postları burada görebilirsin genç, hatta kendini Asgard'da bile.

Her şey değişir Guns N' Roses asla değişmez!

Henüz 1,5-2 yaşlarındayken kulağıma dinletilen Guns N' Roses'ı doğal olarak hatırlayamıyorum. Ancak 1993'lerin sonlarına gelirken, MTV'de onları dinlemeye başladıktan sonra gerçekten bu elemanlara nasıl kapıldığımı şık bir şekilde hatırlıyorum. Genç adam, 7 yaşındaki çocukluk ruhu ile Axl'ın sahnedeki asi tavırlar eşliğinde söylediği şarkıları süslü hale getirmesinden memnundu. Hatta gitar seslerinin Slash'in silindir şapkasından döküldüğünü hayal ederdi. O senelerde tüm Dünya'yı kasıp kavuran bu abilerimizin hayranı olmuştum ve daha fazlasını aramaya başlamıştım. İşte o zaman evrenin bana sürekli hazineler sunarak beni bir Guns N' Roses hayranına dönüştürüp komplo kurmuş olduğunu farketmemiştim. Bu hazinelerden biri de 1992'de, bugünden tam 34 sene önce MTV backstage/Tokyo 92 kayıtlarıydı.

Her şey değişir Guns N' Roses asla değişmez
görsel kaynağı: bbc.co.uk

Bu beni daha geniş bir Guns N' Roses dünyasıyla tanıştırdı. Doğal olarak ilk takıldığım kısım Appetite for Destruction olmuştu. Ben doğduktan 1 sene sonra çıkan bu albümün halen daha sert ve canlı durması bana çok ilginç gelir. Ardından Use Your Illusion, eski röportajlar, konser görüntüleri derken sadece şarkılarını dinlemediğimi farketmiştim. Bu adamlar günümüzün Midgard'ında birer devlerdi! Eski backstage görüntüleri ve özellikle 2016 yapımı ''Dünyanın en tehlikeli grubu: Guns N' Roses'' belgeseli ile MTV prodüktörleri coşuyordu, coşturuyordu. Bu belgeseli izlediğim de grubun dağınık ancak marjinal bir serserilik hissinide anlayabilmiştim. 

Eğer şu güne kadar herhangi bir Guns N' Roses belgeseli izlemediyseniz bir göz atabilirsiniz. 2016'daki belgeselleri her zaman en sevdiğim belgesel olarak kalacak ve bu adamlara olan ilgimin uyanışında önemli bir rol oynayacak. 

The White Stripes'ın ham isyanı.

Yumruğunu masaya vuran garage rock'lardan merhaba. The White Stripes'ın elindeki gitarla tek riff ile bir çağ açtığı öyküyü biliyor musunuz? Bizim deli oğlan Jack'in az ancak öz yaklaşımı ile gitarı fazlaca süslediği tavrı marjinal koku gibi geliyor burnuma. 

Yalnız bu elemanlar şarkıyı sadece dinletmekle kalmayıp, hissettiriyorlar. Ayak parmaklarınızın, içindeki ayakkabılardan çıkıp özgürlüklerine kavuştuğunu hayal etmek çok da zor olmasa gerek, özellikle şu yaz sıcaklarında. Ham bir isyanın nane ferağlığı tadında ham kontrolü olabilir mi? Zira bu tavır garajlardan yükselen Alternatif rock dalgasının en marjinal yüzlerinden biri haline geldi. Daha kaotik ve punk kırıntıları taşıyan Billy Talent'ın uzaktan bize göz kırptığı bu dönemlerde Seven Nation Army bir çağ açmıştı. Ekşınlıyoruz öyleyse.

Ve tabii ki bass diye hatırlanan o ikonik coverlı riff'in içinde yüzmeye davetlisiniz, buyurunuz. 


Isı kontrolündeyim, sıcaklığını ver gitsin.

Etraf fazlaca ısınmaya başladı. Geceleri serinledikçe daha çok ısınacağa benziyor. Kapitalizm her halükarda ısındırıyor etrafı yani. Dış dünya tarafında şimdilik bir problem yok, yok da kendi ısımızı da dengeli şekilde tutmak ve günlük akışın o liminal baskılayıcı etkisini kırmak için size bir takım armonik besleyiciler öneriyorum müsaadenizle.

İşe başlamadan önce, Midgard'ın gün doğumuna ulaştığınızda tok karnınıza şunları alabilirsiniz, afiyet olsun. 


The Offspring - Gone Away
    
The Distillers - The Hunger
Santiano - Doggerland
    
Stone Sour - Through Glass

Puddle of Mudd ve radyo estetiği.

Puddle of Mudd'un radyo frekansı


Gençler bar taburelerinin altında unutulmuş sigara izmaritleri gibi yaşayan şarkıları bilir misiniz? Gayette kirli ve mağrur olurlar ancak sabaha kadar ayakta durabilirler. Come Clean albümü öyle bir dönemin çocuğu olarak frekanslarımıza yayılmıştı. 

2000'lerin ortasında Amerikan otoyollarında dolaşan post-grunge ve southern kırıntıları, aylak motellerin altında sürtünürken Puddle of Mudd direksiyonu biraz daha yorgun insanlara kırdı ve o kirli dürüstlüğe merhaba dedi. Theory of a Deadman radyoculuğunun arasında sıkışmış bir rock'n roll motor durağı günlüğü gibiydi adeta. Buna Buckcherry'nin artıklarını da ilave edebiliriz. Fazlaca cilalı değildi elbet, zaten güzel tarafı da buydu. 

Aynı dönemlerin daha garaj ve punk depresifliğinde ise tanışmış olduğunuz Billy Talent gibi gruplar farklı bir enerjiyle sahneyi taşıyordu. Bir süre sonra bu tarz gruplar büyük dalganın içinde kayboldu. Fakat geceleri uzun yaşayan insancıklar bu dalganın içinde sörf yapmayı çok iyi biliyorlardı. She hates me zihninden örtmenlerin sınavlarla boğduğu öğrencilere, kapitalizm karşısında işeyerek çalışan tüm emekçilere, konserlere gidemeyen gençlerimize ithafen diyelim mi? 

Kontağı kapatmayın derim, daha yol uzun. Ulaşacağımız yorgun insanlar haliyle fazla.

2000'lerin Alternatif Rock Kültürü: Garajlardan Otoyollara

2000'lerde Alternatif Rock Kültürü Hakkında
2000'lerde Alternatif Rock kültürü, garaj sahnesi ve otoyol estetiği

2000'lerin alternatif rock kültürü, garajlardan çıkıp otoyollara uzanan geniş bir müzikal ve kültürel dönemdi. Kimimizin dünyaya gözlerini yeni açtığı, kimimizin daha yeni yürümeye başladığı bu dönemde alternatif rock, punk rock ve post-grunge gibi farklı alt türler kült bir sahne yarattı. Bazıları garajların içinde tütsülerini yakarak kayıtlarına başlarken, bazıları daha kirli ve radyoya yakın frekanslarla otoyollarda dolaşıyordu.

Punk'ın kırıntısı, post-grunge'ın yorgunluğu ve post-hardcore'un enerjisi birleşince özgün bir atmosfer ortaya çıktı. Bu atmosfer seneler ilerledikçe sadece müzikten ibaret olmadığını göstererek 2000'li senelerin gençlik kültürünü de şekillendirdi. Tüm bu sekanslara istinaden sahne artık yalnızca bir ses yığını asla değildi, kendi içinde ayrışan yönleri olan bir yapıya dönüşmüştü. Bir yanda garaj kökenine yaslanan, daha ham ve doğrudan bir punk enerjisi, diğer yanda ise daha ağır, yorgun ve post-grunge frekanslarına karışmış bir çizgi vardı.

Garaj tarafı müziği ham haliyle taşıyan, fazla cilalanmamış ancak daha dürüst bir enerjiye sahipti. Bu çizgide estetikten çok sesin kendisi öne çıkıyordu. Kırık amfiler, hızlı rifler ve kontrolsüz bir ifade biçimi bu tarafın temeliydi. 

Diğer tarafta ise daha geniş kitlelere ulaşan, otoyol hissiyatını ve post-grunge kültürünün daha ağır yanını taşıyan bir depresiflik vardı. Bu taraf daha yavaş, daha kirli ve daha içe dönük bir anlatı kuruyordu. 

Bu dönemin içinde farklı yönleri temsil eden gruplar, alternatif rock sahnesinin ne kadar geniş bir spektruma yayıldığını gösteriyordu. Bir uçta daha agresif, daha ham ve punk kökenli bir çizgi yer alırken, diğer uçta daha melankolik ve atmosferik bir anlatı kendine alan açıyordu. Sahne bu haliyle hem sert tarafı hem de daha içe dönük duygusal yönü aynı anda taşıyordu.

2000'ler Alternatif Rock Sahnesinin Öne Çıkan Grupları

Örneğin Billy Talent, alternatif rock sahnesinin daha kaotik ve punk kırıntıları taşıyan tarafında duruyordu. Grup özellikle hızlı rifleri, agresif vokalleri ve kontrolsüz enerjisiyle garaj kültürünün modern uzantılarından biri gibi görünüyordu. Muse ise sahnenin daha atmosferik tarafına yaslanıyordu. Büyük sound tasarımları, distopya temalı anlatıları ve geniş konser estetiğiyle 2000'ler alternatif rock sahnesinin farklı bir yüzünü temsil ediyordu.

Placebo daha melankolik, mistik ve içe dönük bir çizgide ilerlerken, Coldplay ise dönemin daha duygusal ve yumuşak frekanslarını görünür hale getiriyordu. Ve elbette bunlar, 2000'ler alternatif rock kültürünün yalnızca birkaç yüzüydü. Garajlardan otoyollara uzanan bu dönemde birçok grup, alternatif rock sahnesine kendi özgün sesini ve karakterini bıraktı. Bu tablo, kuşkusuz 2000'ler alternatif rock kültürünün tek bir tanıma sığmamasının en net sebeplerinden biriydi.

Kültlerden garajlara, oradan derin sulara!



Musikide kendi kült içeriklerini taşıyan Bad Religion ve At the Drive-In neslinin torunları artık garajlardan çıkıp tütsülerini yakarak kayıt başına oturmuşlardı. Malumunuz, 2000'li senelerin diğer periyotlarında o dönemin etrafında yüzmeye başlayan Billy Talent gibi torunlar balinalardan kopardıklarıyla ikinci bir sindirim döngüsüne girmişlerdi. 

Bu hikaye, 2000'lerin alternatif rock sahnesini garajlardan otoyollara taşıyan geniş kültürel akışın içinde anlam kazanıyordu.

Koca denizlerin içinde doğru reflekslere tutunan bir çöpçü balığı bulmak fazlaca zor iş. Ne var ki, Toronto'nun sahnelerinde senelerce sindirim döngüsünün içine girip çıkan ve ismini Hard Core Logo romanından alan bu kahramanlar, bu zorluğun üstesinden geldi.

Biz kulaç atmaya devam edelim, su çok güzel. Gelsenize.

Lambada: Tropikal bir neşe kültürü olabilir mi?

Ben doğduktan 3 sene sonra tüm Dünya'yı kasıp kavuran Kaoma'nın Lambada şarkısı tropikal ritimleri ve neşeli dans sahneleriyle annelerimiz-babalarımızın zihinlerine kazınmıştı. Kaoma'nın bu latin eserinin altında kaybedilen bir aşkın hüznü anlatılmış olsa da bu kontrast latin kültüründe dansın acıyı ve mutluluğu ifade etme gücünü göstermişe benziyor.

Her ne kadar Lambada tropikal renkler ve neşeli danslarla hatırlansa da, şarkının sözlerinde kaybedilen bir aşkın hüznü gizli. Chorando se foi (ağlayarak gitti) kelimesi yaşanmış bir aşkın kalıcı izlerini hatırlatsa da duygusallığı klibin içindeki dans ile çok da güzel entegre edip eğlenceli hüznün nasıl olması gerektiğini çok da güzel anlatmış. Bakın bu beni tiye alan bir kedinin Shakespeare okumasını düşünmek gibi absürt bir şey değil. Elemanlar bildiğin hüznü neşeye dönüştürmüşler.

Pekiği Kaoma bu şarkıyı kaydederken, bir gün tüm dünyada milyonlarca insanın aynı ritimde dans edeceğini hayal etmiş miydi? Lambada'nın kısa sürede küresel bir popülerliğe dönüşmesi, Latin kültürünün evrensel bir dil olan dans aracılığıyla sınırları aşabileceğini fazlaca kanıtlamış görünüyor. Bugün bile bu harika şarkı bu tarz dinlemeyen bir çok kişinin ara ara dinlediği şarkı haline gelmiş durumda. (şekil a ben.) 

Lambada, bir şarkıdan öte kültür haline geldi diyebiliriz. Bugün halen daha dinlendiğinde tropikal neşeyi ve gizli hüznü aynı anda hissettirebiliyor.

Önce The Beatles, sonra Guns N' Roses ve şimdi de Greta Van Fleet!

Gençliğinizde veya yirmili yaşlarınızın başında, diğer tüm arkadaşlarınızdan önce yeni bir grup keşfettiğiniz o duyguyu hatırlıyor musunuz? Rock'n roll'u pop kültürün merkezine taşıyan The Beatles'ı ilk kez dinlemenin heyecanını hatırlar mısınız? Ya da dinlediyseniz daha sonraki kuşaklardan olan sokak ruhunu ve enerjiyi yeniden sahneye getiren Guns N' Roses'ı ilk kez dinlemenin heyecanını bilir misiniz?


İşte bu hissi, kendilerine Greta Van Fleet adını veren bir grup deneyimli müzisyenin yeni albümünü dinlediğimde yaşamıştım. Greta Van Fleet, Michigan'ın küçük kasabalarından çıkıp dünya sahnelerine uzanan, rock ve blues köklerinden beslenen genç bir grup. Müziklerinde rock'n roll'un epik rifflerini, blues'un ruhunu ve hard rock'ın enerjisini bir araya getirerek dinleyicilerine müthiş bir retro-modern ses sunuyorlar. Elbette örnek verdiğim gruplar gibi olamayacaklar ancak bu gençler dinlenilmeyi gerçekten hakediyorlar.

Kategorideki diğer içerikler:

MTV prodekşın.

2000-2001'lerde herhangi bir Türk genci gibi, ben de MTV'mi izliyordum. İstemediğim şey ise aileminde o saatlerde izlediği geri dönüş yolunda olan ''eski'' müzisyenlere maruz kalmaktı. 14 yaşlarında hangi erkek Steve Winwood dinlemek ister ki? Traffic'i neden tanıyayım ki? Dire Strais'i mi? Kimin umrunda. Benim kanım o seneler deli akıyor, şöyle bangır bangır çalan rock'n roll olsa daha iyi olmaz mı? 

Tina Turner 'Private dancer' ile tekrar gündeme geldiğinde muhtemelen 45 yaşlarındaydı ve muhteşem görünüyordu. Bir lise öğrencisi için çok şey ifade ediyordu evet, ancak bir Guns N' Roses değildi tabii. Aynı şeyi Aretha Franklin içinde düşünüyorum. Annecik ve babacık, Who's zoomin who? döneminde Aretha ablamız hakkında güzel bir şey söylememişti. Annemin deli gibi beğendiği David Bowie için bile. Let's dance çok popülerken David amca 36 yaşlarındaydı, onun önemli olduğunu sağolsun bizimkilerden fazlaca duyuyordum ancak Ziggy Stardust'ı hiç duymamıştım. Tüm bunlara rağmen neden bu tipler? 

O yaşlarda empati yapmayı tercih etmediyseniz beni güzelce kafanızda tasarlayabilirsiniz. TV karşısında saatlerce rock'n roll saatinin gelmesini sabırsızlıkla bu tipleri dinleyerek beklemek alışa gelmiş bir durumum değildi. Tam karşında eğlenen anne ve babanın coşkulu şekilde şarkılar hakkında kritik yapmalarını dinlemeyi tercih etmemişim. Eh bir de yanında küçük kardeşin ''abi hadi gel oynayalım, abı abı abı'' baskılarına göğüs gerip saatlerce Guns N' Roses, Bon Jovi, Def Leppard, Metallicaları beklemek benim için nar tanelerini kabuğun içinden tek tek çıkartmak kadar zordu. Hepsinden bir şarkıyı özel kılmıştım.

Ve rock'n roll saati geldiğinde mi? Beni tutana aşk olsun! O an TV'nin karşısında başka bir diyarda olurdum. Gitar rifflerini duyduğumda damarlarımda kan hızla dolaşırdı. Halen daha hatırlıyorum çocukluk anlarımı da resmen yaşıyormuşum. Hatta TV kumandasını alıp şarkıları ben söylüyormuşum gibi tuhaf şeyler yapardım, hareketlere gel işte ahah. Hanginiz yapmadı ki? Kardeşim tuhaf tuhaf bakardı. Bu arada okuldan döndüğümde ara sıra TV kumandası ile kedilere konser verirdim, hepsi izlerdi ahah. Çocukluk güzelmiş be! Bu yaş zımbırtısını kim çıkardı lan? Büyüme, yaşlanma olgusunu? 

İlgili o şarkılar;

Ensiferum

görsel kaynağı: metalblade.com


Arkadaşlaaar, hazır olun, sahneyi ateşe veriyoruz!

Güneş neden hep batarken daha kırmızı, şehirler neden hep en gürültülü anlarında daha yalnız, gitar telleri neden bazen bir insanın kalbinden daha fazlaca atıyor, Ensiferum bu çılgınlığı nereden öğrendi?

Bazı şarkılar kapıyı çalmıyor, Finlandiya'dan omzuna bir el koyup seni dışarı çağırıyor. Ensiferum tam olarak bunu yapıyor. İlk kez Ensiferum döndüğünde, ''Lai lai hei''nin o meydan okuyan melodisiyle insanın içindeki eski bir hikaye uyanıyor. Bu bir savaş narası mı, yoksa kaybolmuş bir yurdun hatırası mı, emin olamıyorsun. Ardından gelen Iron daha sert, daha net bir adım gibi zihninle dans ediyor. ''Iron'' çalarken dünya karşısında sırtın biraz daha dikleşiyor. Ensiferum'un epikliği gösterişten değil, inançtan geliyor. Kılıç asla metafor değil, bir duruş biçimi oluyor. Ancak o duruşu asıl keskinleştiren şey Petri oluyor. O'nun sesi, donmuş bir gölün üstünde çatlayan buz gibi beliriyor. Hem sert hem yankılı. Brutal vokaller bir savaş çağrısı gibi yükselirken, temiz vokaller beklenmedik bir açıklık bırakıyor, sanki sis bir anlığına dağılıyor ve ufuk görünüyor.  

Vokal bir enstrüman değil anlatıcı da olabiliyor. Destanı hem yazan hem haykıran kişi. Ancak onların hikayesi sadece meydan okumaktan ibaret değil. From Afar ile birlikte o sertliğin arasına sızan bir iç hesaplaşma yaşatıyor benliğine. ''Twilight tavern'' ateş başında nefeslenmekse, ''Scars in my heart'' o ateş söndükten sonra geriye kalan kül oluyor. Üstelik Madeleine Liljestam ile. Ensiferum burada ilk kez zırhını biraz aralıyor, kalbin de bir savaş alanı olduğunu kabul ediyor. Daha sonra One man army döneminde ''One with the sea'' diye dolanan o coşkulu nakarat insanı bireysel bir yemine çağırıyor. Kalabalığın içinde tek başına durabilme cesareti. Bu noktada sadece pagan bir destan değil, kişisel bir scream haline geliyor.

Ve sonra yönünü gökyüzüne çeviriyorlar. Thalassic ile gelen ''Andromeda'', Ensiferum’un mistik canavarların dolaştığı ormanlardan marjinal bir yalnızlığa uzanabildiğini gösteriyor. Yıllar içinde kadrolar değişiyor, sesler evriliyor ancak o öz hiç kaybolmuyor. Melodinin içindeki kadim yankı ile ortaçağ ezgilerinde birleşen canavarlar da dinlemeye başlıyor. Onlar sadece bir Viking masalına ortak olmuyorlar. Kendi içlerindeki savaşı, kendi yaralarını ve kendi sonsuzluğunu da duyuyorlar. Şarkı bittiğinde ise sessizlik gelmiyor sadece rüzgar yön değiştiriyor.

Faun'un albümü çıkmış, hiç biriniz demiyorsunuz?


Faun'un yeni albüm çıkardığını bilen ve söylemeyen varsa yamacıma doğru gelsin şöyle, bir şey deneyeceğim. Ortaçağ ezgilerini modern tınılarla buluşturan benim sevgili Faun'um, yine büyülü bir yolculuğa davet etmiş beni. Açıkcası şimdiden üç şarkıyı beğendimi söyleyebilirim. Diğer şarkılar biraz daha pagan folk'un sakinlik-dinginlik motifleri. Albüm kapağına da bayıldığımı söyleyebilirim. Hex ne demek diye araştırayım dedim, Hexe kelimesinden geliyormuş, ''cadı'' vs. Albümün temasına gelirsem, şarkıların tamamı şifacılar, bilge kadınlar ve büyüyle ilişkilendirilen figürler üzerine odaklanmış. Elemanlar karakterleri karanlık ve korkutucu klişelerden çıkarıp, kültürler arası bir bilgelik ve doğa ile uyum sembolü olarak sunmuşlar. 

Yeni albümleriyle hem köklü geleneklere merhaba demişler, hem de bizleri farklı kültürlerin kapısını aralamaya çağırmışlar. Bence bu albümde grubun karakteristik enstrümanlarıyla örülen mistik melodiler, vokallerin büyüleyici uyumuyla birleşerek adeta bir ritüel havası yaratıyor. Ve hatta albümü ekstra güzelleştiren şey de var ortada. Ne mi? 2023 yılında Fatma Turgut ile beraber söyledikleri ''Umay'' şarkısını da albüme eklemişler. O şarkıyı da bir zahmet dinlemişsinizdir diye düşünüyorum.

bkz: FAUN feat. Fatma Turgut - Umay (Official Video)

şu da live performansı: Faun & Fatma Turgut - Umay (Live In Istanbul

Umay'ın Türk mitolojisindeki önemini bilmeyen yoktur. Koruyucu ve bereket getiricisi olarak bilinen ana tanrıçadır. Zaten bu şarkı pagan folk'un mistik atmosferiyle birleştiğinde yalnızca bir müzik değil aynı zamanda kültürler arası bir köprü haline gelmişti. Albüme bu şarkıyı eklemeleri müthiş bir olay.

Orta Avrupa’nın pagan ezgilerini Türk mitolojisinin sembolleriyle harmanlayarak dinleyiciyi evrensel bir ruhani yolculuğa çıkardılar. Geleneksel enstrümanların büyülü tınıları, Umay’ın şefkatli ve koruyucu ruhunu çağrıştırırken, vokaller adeta bir dua ya da ritüel havası yaratıyordu. Bu buluşma, hem pagan folk’un doğa merkezli felsefesini hem de Türk kültürünün kadim mitolojik mirasını aynı potada eritiyor. Ayrıca benim için öğrendiğim en güzel haber ise Mayıs ayında TR'ye gelip konser verecek olmaları. Sizi seviyorum gençler.

Albümde en sevdiğim şarkılar zımbırtısı; Umay, Belladonna, Numie, Lament