Çizgilerden perdeliğe 'Sex in the comics' vardı bir ara.


50-60'lı seneleri okuyarak duyarak öğrendik. Zaman tüneli açılmış gibi anların olduğu, çeşit çeşit akımların başladığı kimi zaman hoş, kimi zaman saçmalık denilecek türden akımlar. Bugün geriye dönüp bakınca, 1972 senesinde neredeyse tuhaf bir kültürel dipnot gibi duran bir yapım ortaya çıkmıştı. Sex in the Comics! Ondan önce, sinema tarihçilerine göre Bat-Pussy adlı oldukça amatör bir porno parodi bulunuyordu. 1960'ların Batman dizisine sözde tiye alma olarak çekilen bu yapım, çoğu kaynakta izlenmesi zor kategorisine konuldu, haklı olarak.

Düşük bütçeli, anonim oyuncularla ve büyük ihtimalle Texas civarında çekilmiş bu iş, çok ilginçtir ki bir tür erken dönem süper kahraman erotik parodi furyasının da başlangıç noktalarından biri olarak görülüyor.

Sex in the Comics, bu çizimlerin bir kısmını doğrudan sahneye taşıyor. Bölümler, orijinal kapak çizimlerini taklit eden başlık kartlarıyla açılıyor ve hikayeler neredeyse birebir içeriğe sadık kalacak şekilde oynanıyor. Ortaya çıkan şeyi, sadece bir erotik film olarak görmek yersiz. Çünkü istemeden de olsa çizgi roman tarihine dair tuhaf bir arşiv gibi duruyor. Düşük sanat ve kültürel bir yansıma.

Popüler kültür ne zaman çizgiden çıkar ve kendi karanlık parodisini üretmeye başlar? Bilinmez. Dürüst olmak gerekirse bilinmesini çok isterim. Ve tabii ki bir şeyi tiye almayı bu kadar berbat şekilde bize gösteren senaristlerle yüz yüze konuşmak isterdim.

Bitene kadar ıslık öttürene soğuk soğuk bira ısmrlayacağım.

İskandinav mitolojisi - Jötunheim: Devlerin Diyarı. #5

Thor, Jötunheim sınırları içerisinde Thrym ile.

Sıcakların daha da yaygınlaştığı şu günlerde Asgard'dan sonra Jötunheim diyarına gitmeye ne dersiniz? Şu konuda anlaşalım, İskandinav mitolojisinde iki çeşit diyar var. Bunlardan biri haritalarda yer kaplıyor, diğeri insanların korkularında. Jötunheim ikinci türden bir yer. Dağları bulutlardan daha yaşlı dersem abartmam, eh nehirleri de tanrıların hatırlamak istemediği kadar soğuk. Asgard'ın altın salonlarından bakıldığında bir devler ülkesi gibi görünüyor belki fakat Kuzey rüzgarları başka şeyler fısıldıyor insanın kulağına. Burası kaderin en tehlikeli tohumların filizlendiği kadim bir topraktır arkadaşlar, saygılı olalım.

Bu olağanüstü fantasik yerde, Jötnarlar (devler), Troll benzeri yaratıklar, dev kurtlar ve canavarlar, dev kartallar, yılanlarda yaşıyor. Tanrı ve tanrıçalar bile bu topraklara adım attıklarında kılıçlarından önce dikkatlerini kuşanmak zorunda kalırlardı. Dikkatleri kuşanmak! Bu diyarın toprağı bile kendi başına ürpertici görünüme sahiptir. Taşları konuşur, her dağın gölgesinde bir tehdit saklanır. Çünkü Jötunheim ve Asgard arasındaki sınır yalnızca iki diyarın sınırı olmadı, tanrılar ile devler arasındaki kadim mücadelenin de çizgisiydi. Ayrıca bu diyarın rüzgarları sadece kar ve sis taşımadı. Ymir'in kanlı felaketinden kurtulan ve dev soyunun devamını sağlayan BergelmirFenrir, Jörmungandr ile Hel'in annesi olarak anılacak Angrboda,  Thor'un çekicini çalacak kadar cesaretli olan Thrym, tanrıları bile yanıltabilen Utgard-Loki (bildiğiniz Loki değil), üzerinde dağların soğuk yalnızlığını üzerinde taşıyan dev kraliçe Skadi'nin ayak izleri ve diğer nice devlerin hikayesi Jötunheim'ın taşlarına çoktan kazınmıştır. 

Jötunheim'da bizi radarına alan baba-oğul.

Tüm bunların öncesinde Jötunheim'in hikayesi ilk dev olan Ymir ile başladı. Evren henüz şekillenmeden önce buz ve ateşin arasında doğan kahramanımız Ymir, dev soyunun atası olmuştu. Onun ardından gelen nesiller ise zamanla bu vahşi diyarın dağlarına, vadilerine ve sisli ufuklarına yayıldı. Böylece Jötunheim, devlerin yaşadığı bir yerden çok ilk varlıkların mirasını taşıyan kadim bir yuva haline geldi. Gastropnir'in sessiz duvarları, Thrymheim'in soğuk zirveleri, Utgard'ın görkemli kaleleri ve Demir Orman'ın karanlık ağaçları yüzyıllar boyunca sayısız efsaneye tanıklık etti. Yggdrasil'in devasa dallarında Jötunheim, kaosun ve vahşi doğanın nefes aldığı kadim duraklardan bir yer haline geldi. Asgard'ın düzenine karşı duran bu diyar, evrenin dengesinde tam olarak karanlık bir gölgeden ziyade aksine düzenin karşısındaki diğer yüzdür esasında. Çünkü İskandinavlar için evren devlerin fısıltılarından da oluşuyordu. Ayrıca bu diyarda mitolojideki en büyük ve en çılgın Vimur Nehri'de bulunmakta, bir o kadar da tehlikelidir.

Thor, Nesir edda'da Vimur nehri için şunu zerk eder;
''Daha fazla akma Vimur, çünkü seni geçmek zorundayım. Sen büyüdükçe benim içimdeki tanrısal güç de göklere kadar büyüyecek, daha fazla aktığında beni yeneceğini düşünme.''
______________________ 

Loki'yi Loki yapan maceralarda aslında bu toprakların gölgesinden çıkıyor. Kendisi tanrıların arasında yaşasa da dev soyundan gelen bir varlıktır ve içinde hem Asgard'ın zekasını hem Jötunheim'ın kaosunu taşıyor. (Loki amca harika bir post konusudur haliyle.) Bu yüzden Loki hiçbir zaman tamamen bir tarafa ait olmadı, ki iki diyarın arasında yürüyen en tehlikeli yolcu oydu. 

Ve geldik o gizemli anlara. Sanıyorum ki, Jötunheim Ragnarök için oluşturuldu. Konuya hakimseniz eğer malumunuz Ragnarök geldiğinde Jötunheim'ın sessiz dağları yeniden yankılanacak. Devler, tanrılara karşı son yürüyüşe hazırlanırken Loki de bu büyük çatışmanın merkezinde yer alacak. Asgard'ın altın salonları ile Jötunheim'ın soğuk vadileri arasındaki hesaplaşma, evrenin son perdesinde kapanacak. İzleyeceğiz.

Tüm bu düşünce sekanslarıma istinaden aslında Jötunheim'a sadece korkunun diyarı olarak bakmak büyük bir haksızlık olur, zira devler her zaman yıkım tarafında bulunmadılar. Onlar doğanın vahşi gücünü ve evrenin eski hafızasını bolca miktar temsil etti. Düzenin devam edebilmesi için karşısında duran kaosun da nefes alması gerekir. 



Gylfaginning'in 31-40 anlatılarından;

Jötunheim'ın karanlık topraklarında,
Angrboda'nın yanında doğdu üç kader çocuğu.
Fenrir kurt, Jörmungandr yılan,
Hel ise ölülerin sessiz kraliçesi oldu.

Tanrılar duyunca bu kehaneti,
Üç çocuğun getireceği felaketi gördüler.
Odin gönderdi elçilerini,
Jötunheim'ın derinliklerinden onları almaları için.

                                            ______________________  


Sözlük:
Angrboda: Jötunheimlı dev bir cadı, Loki'nin eşi.
Loki: Angrboda'nın eşi, malumunuz entrika üstadı.
Fenrir: Angrboda ve Loki'nin erkek çocuğu.
Jörmungandr: Midgard'ın denizlerinde yaşayan dev bir yılan. Angrboda ve Loki'nin erkek çocuğu.
Hel: Angrboda ve Loki'nin kız çocuğu. Helheim'da yaşıyor.
Bergelmir: Ymir'in soyundan gelen ve eşi ile kurtulan dev.
Skadi: Avcılık, kayak ve dağlarla ilişkilendirilen dev tanrıça.
Thrym: Mjöllnir'i çalan ve Freyja ile evlenmek isteyen buz devi
Utgard-Loki: Thor'u ve arkadaşlarını yanılsamalarla sınayan dev.
Ragnarök: Kıyamet.


Jötunheim'a yapılan haksızlıklara ve yaptığı haksızlıklara biraz bağıralım.

Batwoman 2026 #1

Çizgi roman raflarından kaybolmayan Batwoman Kate Kane ablamızın kuşağında yüzdükten sonra Batwoman 2026 #1 üzerine seriye başlamak istedim. Greg Rucka'nın modern Batwoman yorumunu merak ediyordum ki bu solo başlangıç olarak tam ideal. Batwoman DC Comics evreninin en popülerlerinden biri ve çoğu insan tarafından bekleniyordu, ancak beklentiyi karşıladı mı, ilk sayı olarak asla. 

Giriş olarak klasik bir Batwoman macerasından biraz farklı yerde durmuş. Gotham'ın çatılarından önce Yunanistan'daki soğuk koridorlar refere alınmış. Aslında bu tercih güzel bir hava katmış çünkü Kate Kane'i yeniden geride kalmışlıklarının içinde dolaştığını bolca görüyoruz ki güzel bir tatta nostalji gibi. Beth bölümünün dışında Sidaris'le olan sahneleri bence sayının en güçlü tarafı. 'Acı bitmez Sidaris, acı bitmez' 

Beth'in dahil olmasıyla hikaye aniden başka bir yöne kırılmış, açıkcası burada en bilindik beni benden alan temaya giriyoruz, aile travması! Beth Kane'in alter egosu Alice her zaman ki gibi kaosun içinde, ancak ablamız o çok sevdiği jartiyerini giymeyi unutmamış. Dünyanın sonunu getirmek isteyen kötü insan sayısı fazlaca, fakat bir kahramanın kendi ailesinden birini kurtaramaması fikri her daim rahatsız edici, üstelik sen bir Batwoman isen. Anti-Life bölümünde bolca göndermeler kurgulanmış, ancak bazı bölümlerde tehdit hissi biraz daha güçlü kurgulanabilirdi. Çünkü Kate ve Beth arasındaki kişisel çatışma çok kuvvetli. Yine de Anti-Life fikrinin bu sayıda yer alması ilginç bir tercih olmuş. 

Batwoman 2026 #1 kusursuz bir başlangıç mı? Bence değil. Bazı noktaları biraz daha derinleşebilirdi. Açıkcası şunu da hesaba katmakta fayda var, çıkan her ilk sayı aslında neyin nasıl başladığını gösterdiği için ilk sayılarda bir şey beklememek en doğrusu. 2015'de ki Batwoman'ın ilk sayısını hatırlıyorum da sonraki sayılarda Greg amca ara ara müphem davranışlarda bulunsa da kurgu konusunda seviye atlamıştı. Şimdilik Kate ablamızın eski yaralarının halen daha kanadığını görmek şeklinde ilerliyor. İkinci sayısını indirdim, bir kaç güne onu da bitiririm sanırım.



Stevens amca sizi dansa davet ediyor.

A Knight of the Seven Kingdoms 1. sezon incelemesi: Westeros’un en sıcak hikayesi

A Knight of the Seven Kingdoms 1. sezon incelemesi: Westeros’un en sıcak hikayesi
A Knight of the Seven Kingdoms
A Knight of the Seven Kingdoms bildiniz mi? Westeros evreninden iki sene ayrı kaldıktan sonra, bu kez A Knight of the Seven Kingdoms ile tekrar bize merhaba diyen ve Westeros'u yaratan George R. R. Martin'e saygılarımı bırakıyorum. 

Game of Thrones'un 90 küsur sene öncesinde olan bu dizi eğlenceli ve kaçınılmaz aksiyonlar, bazen aşırıya kaçarak karakter şakalaşmaları ve müstehcen bir komediyi barındırıyor içinde. Herşeyden önemlisi kralların ve prenslerin hayatlarından daha gerçekci ve iki sevimli karakter tarafından yönetiliyor. Diziye başlamadan önce bolca ejderha göreceğimi sanmıştım, ancak böyle bir şey olmadı.

Farklı kıtalarda bolca miktar karakterlerle bizi eğlendirmek yerine dizi iki kişiye ve onların temas kurduğu kişilere odaklanıyor. George RR Martin amca ortaçağ kültürüne borcunu her zamankinden daha fazla vurgulamış gibi görünüyor ki bir ejderhadan ve bazı terminolojiden bahsedilmesi dışında. Wreck dizisinden tanıdığım Claffey, bir şövalye ama üzgün dev olan Sör Duncan'ı canlandıryor. İsmini hak ediyor çünkü herkesten daha uzun boylu. Ancak en sevdiğim özelliği ise dürüst, nazik ve cana yakın tavrı.

Dunk, senelerce Pennytree'li ve sürekli sarhoş olan Sör Arlan'ın yaveri olarak başladığı bu yolculukta, Arlan'ın ölümü sonrası tam teşekküllü bir şövalye olmak için uğraşıyor. Yolculuk sırasında Egg adında bir çocukla tanışıyor ve bu çocuk hizmetkar olmak için fazlaca eğitimli olmasına rağmen kısa sürede anlaşılıyor ki soylu bir aileden geliyor. Ancak Egg, Dunk'ı sevmişe benziyor ki onun yaveri olmak istiyor. Tales of Dunk and Egg kitabında Egg'in sonunda kral olacağı ilan edilmişken, bu kehaneti dizide duyuyoruz. Egg gerçekten çok iyi oynuyor. Kesin ve net şekilde bir üslubu var ve Dunk'a bazı kısımlarda resmen akıl veriyor. Bu gibi dialoglarda da diziye canlı zemin oluşturuyor. 

Ve tabii ki bir gün Storm's End lordu olacak olan Sör Lyonel Baratheon'da var. Turnuva öncesi kafasına dev boynuzlar takan Lyonel, fazlaca içiyor ancak kendini kaybetmiyor ve güzel şekilde dans ediyor. Ayrıca Dunk’a da ilgi duyuyor. Dunk'ın açık sözlülüğüne, dürüstlüğüne ve yemek sevgisi karşısında büyüleniyor ki Game of Thrones'da ki Robert Baratheon içkiyi, dansı ve kadınlara düşkündü. Lyonel'de öyle, ancak aralarındaki fark Lyonel'in marjinal bir tipleme olması. Zaten kafasına o dev boynuzları taktığı vakit bitmiştir benim için konu. Ve bu arada Lyonel'in Dunk'a olan ilgisine şaşırmamak gerekir, çünkü Dunk daha önce Westeros evreninde gördüğümüz figürlere benzemiyor. Dunk bir entrikacı değil, oldukça nazik ve kibar bir tipleme. Westeros dünyası ahlaki açıdan gri karakterleri ve usta manipülatörleriyle tanınır, Lyonel'de bu farkı görmüş. Ayrıca Bu dizi, üç dakika içinde Baelor'un neden harika bir kral olacağını, HotD'nin iki sezonunda Rhaenyra'nın iyi bir kraliçe olacağını söylemesinden daha iyi gösterdi.

A Knight of the Seven Kingdoms 1. sezon incelemesi: Westeros’un en sıcak hikayesi
A Knight of the Seven Kingdoms

Dizi kesinlikle yoksulları, dezavantajlıları konu alıyor. Onların çamurlu ve rahatsız edici hayatlarından kesitler sunuyor. Argo kelimeler diziye ekstra canlılık katıyor. Demir Taht etrafındaki güç mücadelesinden ziyade sıradan hayatlarla ilgili. Bence dizinin asıl başarısı son derece gerçekci görünen bir mekan yaratılmasında yatıyor ve bu mekanda yalnızca bazılarının güvenilir olduğu diğer karakterlerin ise kurnaz oldukları bolca vurgulanılıyor. Dizinin içindeki tüm savaşcıl mücadeleler tek bir mekan olan mızrak dövüşü turnuvası etrafında dönüyor. Sanırım sezonlar sonrası savaşlarda başlayacaktır. 5. bölümde o mızrak dövüşü bazılarınızın kaldıramayacağı bir mücadeleye ev sahipliği yapıyor. Bu ünlü 5. bölümde Dunk'ın masum bir kızı korumak için Aerion Targaryen'e saldırması sonrası Yedi kişilik bir duruşma yaşanıyor. Game of Thrones'un ünlü dövüş sahneleri kadar yoğun. 

Dizinin ikinci sezonunun çekimleri Kuzey İrlanda'da başlamış. Aslında bu durum HBO'nun Westeros'u yalnızca dijital ortamlara değil, gerçek manzaralara dayandırma geleneğini sürdürüyor. Burada HBO'a bir parentez açmak gerekir, kurgu konularında gerçekten son zamanlarda harika işler yapıyorlar. Önceki hafta V for Vendetta'nın dizi uyarlamasının da geleceği haberlerini almıştık ve onlar için kayda değer şekilde saygı bırakıyorum. 

Görsel kaynakları: IMDb

Beğendiğim soundtrackler;
 

Jörmüngandr: Midgard yılanı'nın hikayesi

Jörmüngandr: Midgard yılanı'nın hikayesi
Jörmüngandr: Midgard yılanı'nın hikayesi

İskandinav mitolojisi temasından merhaba. Size birkaç sorum olacak. Denizin dibinde uyuyan bir yılanın tüm tanrıların uykusunu kaçırabileceğini söylesem inanır mıydınız? Bir canlı neden daha büyümeden tehlike ilan edilir? Ya da çocuklarınızdan biri Jörmungandr gibi olsaydı ve kıyamet provası yaptığını düşünebilir miydiniz? Veyahut Thor'un en büyük düşmanının bir yılan olması sizce de biraz ilginç değil mi?

Bazı anneler çocuklarına masal anlattılar, bazıları masalların içine çocuk bıraktı. Ancak İskandinav mitolojisinde durumlar biraz farklı. Bazı ailelerin soy ağacında isim taşımadığını ve kader taşıdığını bilmelisiniz. Jörmungandr'ın hayatı Loki ile dev anamız Angrboda'nın karanlık birlikteliğinden doğan üç farklı mirasla başladı. Bu hikayenin ilk adımları ise devlerin kadim diyarı Jötunheim'ın gölgeleri arasında atıldı. Bir tarafta zincirleri kıracak olan Fenrir, diğer tarafta ölülerin sessiz tarafına gönderilecek Hel vardı. Ancak denizlerin altında büyüyerek dünyanın etrafına sarılacak olan Jörmungandr, bu karanlık mirasın en büyük halkası olacaktı ve oldu da.

Felaketler kapıya gelmeden önce haber gönderen bir kuzgunumuz yok, fakat Asgard'ın tanrı ve tanrıçaları bu haberin ağırlığını Jörmungandr daha doğmadan önce zaten biliyorlardı. Onu henüz küçükken bir çam ağacına bağlasalar bile gelecek korkularını bastıramamışlardı. Karşısına çıkanlara savurduğu karanlık zehir hedefini bulamadı belki fakat mesajı çok netti. Denizlerin dibinde büyüyen bu yaratık bir gün zincirlerden, ağaçlardan ve korkulardan daha büyük olacaktı. İleride yakışıklı Thor abimiz Midgard topraklarına sık sık uğrayacak ve Jörmungandr ile denizlerin içinde defalarca kez karşılaşacaktı. (Sonraki postlarda ekleyeceğim)

Aslında tanrıların korktuğu gelecek, küçük bir yılanın denizin derinliklerine bırakılmasıyla başlamıştı. Jörmungandr insanların yaşadığı Midgard'ın çevresindeki sularda büyüdükçe sıradan bir yaratık olmaktan çıktı. Koca denizin içinde kaybolan bedeni zamanla dünyanın sınırlarına ulaştı ve kendi kuyruğunu tutan devasa bir yılan haline geldi. Bu yüzden Jörmungandr, İskandinav mitolojisinde Midgard Yılanı olarak anılmaya başladı.

İskandinav mitolojisinde görebileceğiniz her şey tek başına yaşanmıyor. Bütün kederler, felaketler ilk post'ta bahsettiğim Yggdrasil'in kökleri ve dalları arasında şekilleniyor. Jörmungandr ise bu büyük evren ağacının çevresinde dönen düzenin karşısında duran, kaosun ve sonsuz döngünün en güçlü sembollerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Öyleyse biz de bu kaos için Midgard'ın derin sularına Jörmungandr'ı beslemek için bolca miktar yem bırakalım.

Kahramanımız Jörmungandr'ın da beklediği bir gün var. Ragnarök geldiğinde annesi Angrboda'ya ve kardeşleri Hel ile Fenrir'in yanına koşabilmek için denizlerin sessizliği bozacak, Midgard'ın sularını kabartıp bu dev yılan yeniden yüzeye çıkacak. Söylencelere göre zehriyle gökyüzünü karartarak kaosun orduları arasında yerini alacak ve tanrıların son savaşında eski düşmanı Thor'un karşısına çıkacak. 

Jörmungandr ile Thor'un spoiler olmadan karşılaşması;

Ufak bir animasyon;

Puddle of Mudd ve radyo estetiği.

Puddle of Mudd'un radyo frekansı


Gençler bar taburelerinin altında unutulmuş sigara izmaritleri gibi yaşayan şarkıları bilir misiniz? Gayette kirli ve mağrur olurlar ancak sabaha kadar ayakta durabilirler. Come Clean albümü öyle bir dönemin çocuğu olarak frekanslarımıza yayılmıştı. 

2000'lerin ortasında Amerikan otoyollarında dolaşan post-grunge ve southern kırıntıları, aylak motellerin altında sürtünürken Puddle of Mudd direksiyonu biraz daha yorgun insanlara kırdı ve o kirli dürüstlüğe merhaba dedi. Theory of a Deadman radyoculuğunun arasında sıkışmış bir rock'n roll motor durağı günlüğü gibiydi adeta. Buna Buckcherry'nin artıklarını da ilave edebiliriz. Fazlaca cilalı değildi elbet, zaten güzel tarafı da buydu. 

Aynı dönemlerin daha garaj ve punk depresifliğinde ise tanışmış olduğunuz Billy Talent gibi gruplar farklı bir enerjiyle sahneyi taşıyordu. Bir süre sonra bu tarz gruplar büyük dalganın içinde kayboldu. Fakat geceleri uzun yaşayan insancıklar bu dalganın içinde sörf yapmayı çok iyi biliyorlardı. She hates me zihninden örtmenlerin sınavlarla boğduğu öğrencilere, kapitalizm karşısında işeyerek çalışan tüm emekçilere, konserlere gidemeyen gençlerimize ithafen diyelim mi? 

Kontağı kapatmayın derim, daha yol uzun. Ulaşacağımız yorgun insanlar haliyle fazla.

Burlesque: Egzotik bir kültür mü?

Avrupa'nın eski tiyatrolarında dolaşan ve gösterişli kostümlerin ardına gizlenmiş o farklı dili fark edenlerden misiniz? Öyleyse lütfen buyurunuz. Hatta edenlerden değilseniz bile buyurunuz. 19. Yüzyılın ortalarında Avrupa'da mizah, dans ve tiyatral estetikliğini bir araya getiren bir sahne sanatı çoktan doğmuştu bile. Burlesque! O tarihlerde yaşamadığımız için bilmiyoruz ancak ben estetik algıma bolca güzel ikramlarda bulundum. Burlesque'in ışıltılı kökenlerinin oluşturduğu o boşluklarda zihinleri ile dans eden bir çok kişi vardı. Toplumsal normlara ince bir alayla yaklaşan bu gösteriler, zamanla Kabare kültürünün ayrılmaz bir parçası haline geldi. Ülkemizde bu tip sahne performanslarının olduğu bir yer hayal edin ve insanların atom parçacıklarının içinde dans etmeleri ile konuşan bir kitle olduğunu varsayın. 

Burlesque
Burlesque gösterisi.

Avrupa'da o tarihlerde başlayan bu farklı sanat kültürü, egzotik hanımefendilerin giymiş olduğu büyüleyici tüy boalar ve kostümleri performansların cazibesini artırıp sahnede kült bir estetiklik anlayışı sunmaya başlamıştı. Bu gösteriler göz alıcı bir eğlencelikten çıkıp mizah ve ironiyle toplumsal normlara ince bir dokunuş yapan bir ifade biçimi haline geldi. Eh bu sevgili hanımefendilerde tiyatral atraksiyon yeteneklerini ön plana çıkartıp o döneme ait popüler kültüre merhaba demiş oldu. Takdir edersiniz ki o dönemin katı kurallarını doğrudan bu dans ile yıkmak fazlaca marjinal bir şeydi. Liminal frekans'da bahsettiğim konu da buydu. Estetikler kaybolmadığı gibi biçim değiştirebiliyor.

Modern Burlesque, haliyle günümüzde tek başına nostaljik bir sahne sanatı değildi, ek olarak beden özgürlüğü, çeşitlilik ve mizahın kutlandığı bir performans biçimi olarak yeniden kategorize edildi. 1950'lilerde TV'lerin popüler hale gelmesi ile biraz geride kaldı bu kültür, buna rağmen salonların loş ışıkları altında gramofonun cızırtılı melodileriyle birleşip günümüz mizahını egzotiklik ve ironi ile birleştirmeye devam etti. Kahkahalarını korselerin içine saklayıp sahneye ince bir alay bırakan ve bu kültürün öncüsü olan hanımefendilere bir de biz kocaman merhaba diyelim.

Bir sandalye çekin kendinize, gösteri başladı.

Liminal Frekans: Gerçeklik ile düş arasında sıkışmış estetikler

Liminal Frekans: Gerçeklik ile düş arasında sıkışmış estetikler

Bir süredir fark ediyorum ki bazı estetikler görünmez olsa bile zihnin bir köşesinde kalıcı bir frekans gibi varlığını sürdürüyor. Dün geceki gibi, rüyama bir burlesk performans sanatçısı hanımefendi geldi, bir kaç kelime söyledi sonra gitti. Üzerimde kültürel akımların tuhaf bir huyu var. Ortaya çıktıkları dönemleri çoktan geride bırakmış olsalar bile etkileri kaybolmuyor. Burlesque (sahne ve performans estetiğine dayalı tiyatral bir akım), Boudoir (mahremiyet ve içsel estetiği öne çıkaran görsel dil), Sürrealizm (bilinçdışı ve mantık dışı sembolleri merkezine alan sanat yaklaşımı) ve daha birçok akım bugün halen daha farklı biçimlerde yeniden insan zihnine girebiliyor. Burlesque'in tiyatral dünyası, Boudoir'un mahrem ve egzotik atmosferi, Sürrealizm'in mantığı bozan sembolleri, ya da Fütürizm'in geleceğe saplantılı hayalleri farklı yerlerden geliyor gibi görünse de insan algısında aynı çekim alanına dokunuyor. 

Bu yüzden estetik akımları tek başına sanat tarihine ait sabit başlıklar gibi okumamak lazım. Daha çok zaman içinde şekil değiştiren kültürel kodlar gibi çalışıyor. Her dönem kendi görsel dilini üretiyor, eski sembolleri yeniden yorumlayabiliyor. Bugün internet estetiklerinde gördüğünüz birçok şeyin kökünde de bu eski akımların izleri var. Öyleyse liminal space görselleri, vaporwave'in nostaljik bozulması ya da gotik estetiklerin dijital yeniden üretimi bu sürekliliğin güncel örnekleri diye düşünebilir miyiz? Evet! Yani demek istiyorum ki, estetik sadece görsel bir tercih olmaktan çıkıp insan algısının nasıl çalıştığını anlatan bir sisteme dönüşüyor. Çünkü insan zihni bazı görsel kodları tamamen silmiyor, farklı dönemlerde farklı formlarda yeniden zihnimize çağırabiliyoruz. Ve gün boyunca zihinlerinizin içinde yüzen olguların kültürel akımların içinde de olması elbette söz konusu, çünkü kültürel akımlarda yeniden çağırma mekanızmasının isimlendirilmiş halleri gibi gayette şık şekilde okunabilir. 

Estetik akımları kalıcı yapan şeyin tam olarak bu olduğunu düşünüyorum. Bir dönemin içinde doğsalar bile o dönemin içinde kalmazlar. Sanattan internete, modadan görsel kültüre kadar uzanan yolculuklarında sürekli biçim değiştirir, yeni isimler ve yeni yüzler edinirler. Ancak dikkatli bakıldığında, en eski sembollerin bile halen daha farklı frekanslarda yaşamaya devam ettiği görülebilir.

Ne olursa olsun hiçbir şey gerçekten kaybolmuyor, bolca miktar biçim değiştiriyor, başka bir çağa merhaba diyor. Sanıyorum rüyamdaki burlesk performans sanatçısı, o gizemli hanımefendi, bana bir frekans gönderdi.

Öyleyse benden o'na gelsin;

V for Vendetta dizisi geliyor. Hazır olun!

Popüler kültürde maskelerden daha büyük hale gelenlere kocaman alkış yapalım. Eskiden distopyaları geleceğe dair mistik bir güç egzersizleri olarak izlerdim, bugünlerde bültenlerle aralarındaki farkı bulmaya çalışıyorum. Guy Fawkes'ın en başarılı örneği V, senelerdir bu adamın torunlarının hafızalarına sızdı. Görünüşe göre V kendi mitolojisini kurdu ve tekrar yüzeye çıktı.

Daha önce HBO ve Craig ikilisinin Baldur's Gate uyarlamasıyla beni heyecanlandırdığından bahsetmiştim. Kafan gövdenden daha büyük Lili'de birkaç kelam etmiştim. Şimdi ise sırada başka bir haber var gençler. İster geliyor gelmekte olan deyin, ister keyfim yerinde deyin, her ikiside olur. Çünkü V for Vendetta'nın dizisi geliyor. Yeni bir distopya temalı evrenin TV'lere taşınması her zaman ilgimi çekmiştir ancak V for Vendetta'nın ben de ayrı bir yeri var. Bu yüzden bu haber son zamanlarda duyduğum en keyifli gelişmelerden biri oldu.

İlgilenenler varsa bir bakabilir; V for Vendetta 

Sonra da beni şu klibin içine atabilirsiniz.

Mini etek yok ancak yine de en havalısı Batwoman!

Mini etek yok ancak yine de en havalısı Batwoman!
Batwoman

Batwoman, kuşkusuz Yarasa Ailesi'nin en sıra dışı üyesiydi. En az iki Batman, sayısız Robin ve birkaç Batgirl ile rekabet etmek zorunda olduğunu düşünürsek, bu oldukça önemli bir şey tabii. Ancak Kate Kane ablamız farklı ve özeldi. Detective Comics'teki zamanında basın da dahil olmak üzere büyük ilgi gördü diyebilirim. Neden mi? Çünkü Kate Kane, kendi çizgi roman serisine sahip ilk lezbiyen süper kahramandı (ve sıradan bir seri değil, fazlaca marjinaldi!) 

Dahası yazar Greg Rucka, Kate için gerçekten etkileyici ve büyüleyici bir hikaye yarattı. Bununla birlikte J.H. Williams III tarafından şekillendirilen serinin sanat tarzı da aynı derecede etkileyiciydi bana kalırsa.

Uzun bir bekleyiş ve iki ertelenmiş yayın tarihinden sonra Batwoman nihayet dönmüştü ki bu sefer kendi adını taşıyacak bir seride yer aldı. Ne yazık ki DC'den ayrılan Greg Rucka amca'nın yönetmenliğinde değildi tabii bu durum. Bunun yerine JH Williams III sadece çizimleri tasarlamakla kalmayacak aynı zamanda W. Haden Blackman ile birlikte hikayeleri de yazacaktı. Bu yüzden yedi gözle beklemiştim. Çünkü çizgi roman temalarında kadın karakterler inanılmaz derecede diğer içeriklerden sürükleyici şekilde kurgulanıyor. Kadın karakter odaklı çizgi romanlar ilginizi çekiyorsa, daha önce yayınladığım Suzie ve Ginger çizgi roman incelemesine de göz atabilirsiniz gençler. Ve lütfen çizgi roman okuyun, okutun. 

Süper kahraman Moda Haftası'nı sonlandırırken, DC Women Kicking Ass'in yazısı Batwoman'a (alter egosu Kate Kane'e de olabilir) ve stiline adanmıştı. Şu görsellerin bile o tarihlerdeki netliği beni benden alıyor. Keyfini çıkarın! 

Elizabeth Johns da Batwoman'ı bu kadar etkileyici bir karakter yapan unsurlardan biri olan kıyafetlerini ele almıştı. O tarihlerde serinin üzerine Elizabeth'in zerk ettiği şu notları eklemişim. 

''Birkaç yıl önce (yeniden) çizgi roman okumaya başladığımdan beri beklediğim bir şey var. Günlük giyiminde stil sahibi bir kadın. Ve çizgi romanlardaki kadınların giyim tarzından bahsetmiyorum, bu tarz genellikle fantezi tiplerini (femme fatale, seksi üniversite kızı, neredeyse düğmesiz bluzlar, mini etekler ve topuklu ayakkabılar ve cilveli kedi stili) dolduruyor ve gerçek hayattaki birçok kadının giydiği tarzla uyuşmuyor. (Yine de yanlış anlamayın, birçok kadın da böyle giyiniyor). Şöyle söyleyeyim çok fazla kadın araştırmacı gazetecinin mini etek ve topuklu ayakkabı giydiğini göremezsiniz.''

Sen çok yaşa Elizabeth!

Şimdilerde ise Batwoman 2026 ile kendi serisine kavuştu. İlk sayısını dün gece bitirdim, 10 sene sonra Gotham'ın mistikliğine bir kez daha geri dönmek heyecan verici. İlgilisi olanlar varsa şuradan bakabilir. BATWOMAN (2026-) #1 

2000'lerin Alternatif Rock Kültürü: Garajlardan Otoyollara

2000'lerde Alternatif Rock Kültürü Hakkında
2000'lerde Alternatif Rock kültürü, garaj sahnesi ve otoyol estetiği

2000'lerin alternatif rock kültürü, garajlardan çıkıp otoyollara uzanan geniş bir müzikal ve kültürel dönemdi. Kimimizin dünyaya gözlerini yeni açtığı, kimimizin daha yeni yürümeye başladığı bu dönemde alternatif rock, punk rock ve post-grunge gibi farklı alt türler kült bir sahne yarattı. Bazıları garajların içinde tütsülerini yakarak kayıtlarına başlarken, bazıları daha kirli ve radyoya yakın frekanslarla otoyollarda dolaşıyordu.

Punk'ın kırıntısı, post-grunge'ın yorgunluğu ve post-hardcore'un enerjisi birleşince özgün bir atmosfer ortaya çıktı. Bu atmosfer seneler ilerledikçe sadece müzikten ibaret olmadığını göstererek 2000'li senelerin gençlik kültürünü de şekillendirdi. Tüm bu sekanslara istinaden sahne artık yalnızca bir ses yığını asla değildi, kendi içinde ayrışan yönleri olan bir yapıya dönüşmüştü. Bir yanda garaj kökenine yaslanan, daha ham ve doğrudan bir punk enerjisi, diğer yanda ise daha ağır, yorgun ve post-grunge frekanslarına karışmış bir çizgi vardı.

Garaj tarafı müziği ham haliyle taşıyan, fazla cilalanmamış ancak daha dürüst bir enerjiye sahipti. Bu çizgide estetikten çok sesin kendisi öne çıkıyordu. Kırık amfiler, hızlı rifler ve kontrolsüz bir ifade biçimi bu tarafın temeliydi. 

Diğer tarafta ise daha geniş kitlelere ulaşan, otoyol hissiyatını ve post-grunge kültürünün daha ağır yanını taşıyan bir depresiflik vardı. Bu taraf daha yavaş, daha kirli ve daha içe dönük bir anlatı kuruyordu. 

Bu dönemin içinde farklı yönleri temsil eden gruplar, alternatif rock sahnesinin ne kadar geniş bir spektruma yayıldığını gösteriyordu. Bir uçta daha agresif, daha ham ve punk kökenli bir çizgi yer alırken, diğer uçta daha melankolik ve atmosferik bir anlatı kendine alan açıyordu. Sahne bu haliyle hem sert tarafı hem de daha içe dönük duygusal yönü aynı anda taşıyordu.

2000'ler Alternatif Rock Sahnesinin Öne Çıkan Grupları

Örneğin Billy Talent, alternatif rock sahnesinin daha kaotik ve punk kırıntıları taşıyan tarafında duruyordu. Grup özellikle hızlı rifleri, agresif vokalleri ve kontrolsüz enerjisiyle garaj kültürünün modern uzantılarından biri gibi görünüyordu. Muse ise sahnenin daha atmosferik tarafına yaslanıyordu. Büyük sound tasarımları, distopya temalı anlatıları ve geniş konser estetiğiyle 2000'ler alternatif rock sahnesinin farklı bir yüzünü temsil ediyordu.

Placebo daha melankolik, mistik ve içe dönük bir çizgide ilerlerken, Coldplay ise dönemin daha duygusal ve yumuşak frekanslarını görünür hale getiriyordu. Ve elbette bunlar, 2000'ler alternatif rock kültürünün yalnızca birkaç yüzüydü. Garajlardan otoyollara uzanan bu dönemde birçok grup, alternatif rock sahnesine kendi özgün sesini ve karakterini bıraktı. Bu tablo, kuşkusuz 2000'ler alternatif rock kültürünün tek bir tanıma sığmamasının en net sebeplerinden biriydi.

Kadınlara saygı kuşağı.

Hayatımdaki iddialı kadınlarda bolca miktar dönüşümler var. Pazarlama sektöründe yükselmiş bir arkadaşım stratejik geri çekilmeyi sorguluyor, ki bu yer yer olması gereken bir şeydir. Teknoloji şirketinde çalışan avukat arkadaşım profesyonel izin alıyor. Pandemi dönemlerinden sonra tükenmişlik yaşayıp artık kurumsallığa son diyen diğer arkadaşım sağlık sigortası için başladığı ve operasyonel strateji açısından zor işine uyum sağlıyor. Fakat niye? Tüm bu dönüşümlerin kaynağı ne? Kariyer mi yoksa yaşam dengesi mi? Yoksa içsel tatmin mi, dış baskı mı? ne bu? gibi çok sorular üretebilirim, şimdilik bu konuda pas diyelim. 

Ancak bu dönüşüm sürdürülebilir büyüme için nasıl bir stratejiye dönüşüyor? sorusuna çok güzel cevap verebilirim ve bu çok basit. Geri çekilmeler ve yön değişiklikleri aslında stratejik yeniden konumlanma fırsatları yaratıyor. Kadınlardaki bu tercihler bazı kurumsal şirketler için inovasyon alanları, daha dengeli iş gücü yönetimi ve uzun vadede organizasyonel dayanıklılık sağlıyor da olabilir, ikisi arasında kaldım. Ancak sonuç ne olursa olsun kurumsal ölçekte sürdürülebilir büyümeye dönüşüyor. Bu kültüre en yatkın insan ırkının da kadınlar olduğunu düşünüyorum.   

Aslında bu duruma kadınların cesaretiyle şekillenen bir vizyonun yansıması da diyebiliriz. Çünkü gerçek büyüme rakamlarla olmuyor artık, özellikle Avrupa ülkelerinde bu bariz şekilde görülüyor, maalesef bu konuda geride kaldık. Öncelikle şunu kabul edelim, maalesef ülkemiz üretim modunda ve ağırlık mavi yaka tarafında. Beyaz yaka takımı sınırlı, CEO/yönetici pozisyonlarında kadınlarımızın sayısı çok az. Oysa ülkemizde güçlü bir inovasyon ve organizasyonel dayanıklılık fazlaca olmalı ki üretim modundan çıkıp yönetim moduna level atlayabilelim. Bu stratejik kültür eksik eğitim kapasitemizi de fazlaca yükseltir. İşte o zaman ekonomimiz müthiş olabilir, ülkemin gençleri yurtdışına göç etmeyi bırakır, ülkenin standartı ve yaşam kalitesi artabilir. Çünkü kadınlarımız o ülkenin toplumunun zihnini, yeteneğini, yaratıcı fikirlerini doğuran ve şekillendiren demektir. Kadın dediğimiz şey hayat içerisindeki tüm olgulardır. Diyeceksiniz ki şimdi, kadın şiddeti giderek artan bir ülkede bu mümkün mü? Haklısınız. 

Zaten size bir şey söyleyeyim mi? Buna dolaylı şekilde izin verilmemektedir.

Kültlerden garajlara, oradan derin sulara!



Musikide kendi kült içeriklerini taşıyan Bad Religion ve At the Drive-In neslinin torunları artık garajlardan çıkıp tütsülerini yakarak kayıt başına oturmuşlardı. Malumunuz, 2000'li senelerin diğer periyotlarında o dönemin etrafında yüzmeye başlayan Billy Talent gibi torunlar balinalardan kopardıklarıyla ikinci bir sindirim döngüsüne girmişlerdi. 

Bu hikaye, 2000'lerin alternatif rock sahnesini garajlardan otoyollara taşıyan geniş kültürel akışın içinde anlam kazanıyordu.

Koca denizlerin içinde doğru reflekslere tutunan bir çöpçü balığı bulmak fazlaca zor iş. Ne var ki, Toronto'nun sahnelerinde senelerce sindirim döngüsünün içine girip çıkan ve ismini Hard Core Logo romanından alan bu kahramanlar, bu zorluğun üstesinden geldi.

Biz kulaç atmaya devam edelim, su çok güzel. Gelsenize.