Lambada: Tropikal bir neşe kültürü olabilir mi?

Ben doğduktan 3 sene sonra tüm Dünya'yı kasıp kavuran Kaoma'nın Lambada şarkısı tropikal ritimleri ve neşeli dans sahneleriyle annelerimiz-babalarımızın zihinlerine kazınmıştı. Kaoma'nın bu latin eserinin altında kaybedilen bir aşkın hüznü anlatılmış olsa da bu kontrast latin kültüründe dansın acıyı ve mutluluğu ifade etme gücünü göstermişe benziyor.

Her ne kadar Lambada tropikal renkler ve neşeli danslarla hatırlansa da, şarkının sözlerinde kaybedilen bir aşkın hüznü gizli. Chorando se foi (ağlayarak gitti) kelimesi yaşanmış bir aşkın kalıcı izlerini hatırlatsa da duygusallığı klibin içindeki dans ile çok da güzel entegre edip eğlenceli hüznün nasıl olması gerektiğini çok da güzel anlatmış. Bakın bu beni tiye alan bir kedinin Shakespeare okumasını düşünmek gibi absürt bir şey değil. Elemanlar bildiğin hüznü neşeye dönüştürmüşler.

Pekiği Kaoma bu şarkıyı kaydederken, bir gün tüm dünyada milyonlarca insanın aynı ritimde dans edeceğini hayal etmiş miydi? Lambada'nın kısa sürede küresel bir popülerliğe dönüşmesi, Latin kültürünün evrensel bir dil olan dans aracılığıyla sınırları aşabileceğini fazlaca kanıtlamış görünüyor. Bugün bile bu harika şarkı bu tarz dinlemeyen bir çok kişinin ara ara dinlediği şarkı haline gelmiş durumda. (şekil a ben.) 

Lambada, bir şarkıdan öte kültür haline geldi diyebiliriz. Bugün halen daha dinlendiğinde tropikal neşeyi ve gizli hüznü aynı anda hissettirebiliyor.

Suzie ve Ginger: 90'larımın en güzel örneği.

90'ların Image Comics'inde kadın imajı üzerine sosyolojik bir çalışma yapılmasını ilginç buluyordum. Keza aynı şekilde gündelik mizahın içinde otoriteye karşı küçük başkaldırıların işlendiği bu eski çizgi romanlarda da benzer bir gözlem gayette yapılabilir. Ancak beni ilgilendiren kısım bu sahnelerde karakterlerin mizah üzerinden bolca yeniden kuruluyor olmasıydı. 

Suzie ve Ginger'i bilir misiniz? Ya da çizgi romanlar okur muydunuz? Lise-Üniversite dönemlerimde reprint olarak tekrar basılan o kadar çok çizgi roman okudum ki, sayısını hatırlayamıyorum, hemen hemen hepsi ingilizceydi. Şu günlerde tekrar okumaya başladım. Suzie'nin hikayesi patrona karşı yapılan ufak bir sabotaj gibi okunabilir. Slapstick mizahı iş yerindeki hiyerarşinin ters yüz edilmesini bana öğreten en güzel örneklerden biriydi. Panel geçişleri hızlı, mizah doğrudan, karakterler ise daha canlı ve gündelik görünüyor. Kahramanımız Ginger'ın macerasında ise aile içi otoriteyle çatışma öne çıkıyor. Bu çatışmayı kim ister ki? Amcasının istemeden bir kurban haline gelmesi kuşaklar arası yanlış anlaşılmaların mizahi bir yansıması da olabiliyor. 

Ek bir not olarak bu iki hikayede mizahın işlevinin sadece güldürmek olduğunu düşünürseniz yanılırsınız. Çizgi roman yazarlarının zihinlerini lise çağında yakalayabilmem benim en büyük artımdı, ingilizce olması da çeşitlilik açısından fazlaca cazipti. Her halükarda bu şiddetle savunacağım bir düşünce olmasa da Suzie ve Ginger slapstick mizahın en güzel örneğidir bende.

Bir çoğunu dijital olarak satın alıp okurdum ancak bir çoğu da ücretsiz arşiv niteliğinde sunuluyor. Bugün halen daha o sitelerin aktif olmaları harika bir şey! İlgilisi varsa şu sitelere bakabilir; digitalcomicmuseum.com | comicbookplus.com

Boney M. - Rasputin

Can pazarı

Senelerdir gelecek çocuklarımızdır derken onları koruyacak mekanizmalar kurmayı ihmal etmişliğin hikayesini neye sığdırabilirsin sen ya? Ne ile bağdaştırabilirsin sen bunun izahını? Ülke genelinin ortalama mezuniyet düzeyi ilkokul olan bir ülkede eğitimden nasıl söz edebilirsin? Çocuk çocuk. Bir çocuk! Annesi, babası ile mutlu olacağı seneler, geleceği, hayalleri, hatıraları. Çocuk ya! 

Çocuklarımız ve öğretmenlerimiz daha huzurlu, daha mutlu hissedeceği ''OKUL'' gibi bir yerde hayatlarını kaybediyorsa ne eğitimi amına koyayım ya?

Yazık! 

Önce The Beatles, sonra Guns N' Roses ve şimdi de Greta Van Fleet!

Gençliğinizde veya yirmili yaşlarınızın başında, diğer tüm arkadaşlarınızdan önce yeni bir grup keşfettiğiniz o duyguyu hatırlıyor musunuz? Rock'n roll'u pop kültürün merkezine taşıyan The Beatles ilk kez dinlemenin heyecanını hatırlar mısınız? Ya da dinlediyseniz daha sonraki kuşaklardan olan sokak ruhunu ve enerjiyi yeniden sahneye getiren Guns N' Roses'ı ilk kez dinlemenin heyecanını bilir misiniz?


İşte bu hissi, kendilerine Greta Van Fleet adını veren bir grup deneyimli müzisyenin yeni albümünü dinlediğimde yaşamıştım. Greta Van Fleet, Michigan'ın küçük kasabalarından çıkıp dünya sahnelerine uzanan, rock ve blues köklerinden beslenen genç bir grup. Müziklerinde rock'n roll'un epik rifflerini, blues'un ruhunu ve hard rock'ın enerjisini bir araya getirerek dinleyicilerine müthiş bir retro-modern ses sunuyorlar. Elbette örnek verdiğim gruplar gibi olamayacaklar ancak bu gençler dinlenilmeyi gerçekten hakediyorlar.

Kategorideki diğer içerikler:

Scars in my heart oldum.

  Madeleine Liljestam
Sweeden Rock Fest 2022

Bugün deli gibi Madeleine Liljestam - Scars in my heart dinledim, neden bilmiyorum. Bu ablamız opera sahibi olsaydı sabah akşam orada yatar kalkardım büyük ihtimalle. Memeler aşkına! Neeiy!? Memeleri fırlayacak gibi. Ara sıra da zıpırlık yapıp o egzotik saçlarına dokunmak isterdim. Dürüst olacağım ben bu kadına platonik olmaya gidebilirim. Bu nasıl bir ses tonu? Konserlerde ki screamlarını bir görseniz! Pagan gözlü yarim benim, de yavrum o kostümünde ki şıkıdık şıkıdık şeyler ne ya?

Önceki gün Dream-Quest için bir kaç şeye bakarken Japon multimedya şirketi olan Thoei tarafından 2007'de yayınlanan bir kil animasyon filmine dair referanslara rastlayıp güzel bir nostaljiye sahip oldum. Ryo Shinagawa tarafından yazılan ve yönetilen film, Lovecraft'ın üç öyküsünü gayette şık şekilde uyarladığını gördüğümde mutlu oldum. Bugünlerde çok mutlu oluyorum, sonuca nasıl yansıyacak merak ediyore. Özellikle Festival uyarlamasını beğendim, zaten o öyküye fazla derecede düşkünüm. İlgilisi olanlar varsa şuradan bakabilir. Dream-Quest

Uzun süredir devam eden Empire of the Petal Throne oyununda House of worms'un yaklaşık on buçuk yıl süren haftalık oyunlarının ardından sona erdiğini görmek kötü oldu. Yöneten Bey amcanın bugüne kadar en uzun soluklu oyunu olması güzel evet de bu haber benim hoşuma gitmedi. Ancak ben de kalıcı şekilde anılmasını sağladığı için de teşekkürler sevgili senarist. Sanırım çizgi roman anlarıma geri döneceğim.

Özlem'in Jörmungandr ile karşılaşmasını bilirsiniz. Bu karşılaşma sonrası Jörmun'un annesi Angrboda Özlem'i radarına almışa benziyor. Fenrir'in reaksiyonunu merak ediyorum. Helheim'de yaşayan kız kardeşi Hel ise uzaktan izliyor bu durumu. Eh tabii Özlem'in Jörmun ile karşılaştıktan sonra destek vari atraksiyonlarda bulunan kızlar ordusu da var, spoiler vermeyeceğim ancak bu durum çok ilginç yerlere gidecek gibi. 

Tabii o seneler üniversitede ilk senelerim lan.

Ve insanoğlu kapı kollarını keşfetti.

Kapı kollarının keşfi – farklı tasarımlar ve kültürel yorumlar

Ne gündü ama!? Yoğunlukla beslenen matematiğin yanlış terimi gibi. Eleftheria Arvanitaki'nin şarkıcikis uyarlaması olan Dynata şarkısının başındaki elemanın sesi ve efektlerinin seni adeta prizmatik bir kültüre davet etmesi kadar eşsizdi, abartmıyorum. Mayıs'ın ikinci haftası bolca daldan dala zıplayacağım. Atina-Sofia-Belgrad ekseninden TR'ye döneceğim, bolca iş notları olacak. Works pure hustle mode on point! falan işte, iş gezilerinin mucidine kocaman alkış. 

Bu görseli Pinterest'de gördüm, çok şık ahah. Ben bazen kapı kollarını elimle tutamıyorum ya. Bu durum normal mi, bilmiyorum ancak benim küçük bir hijyen takıntısı diyebiliriz belki. Psikologlar göreve ehe. Ofis ve ev hariç dışarıda nerede olursam olayım dirsekle. Tabii onlara kirlisin, sen temizsin ibaresi eklemiyorum. YK üyeleri bugün öğlen yemeğine davet etti. Gittiğimiz yerde lavaboya girip ellerimi yıkayayım derken kapı kolunu dirseğimle açtım kapattım. Evet bu benim için normal bir durum ahah ancak masaya geri döndüğümde YK üyelerinden çok sevdiğim biri dirsek ninja olmuşsun falan dedi. 

Her nesnenin bir enerjisi ve atom parçacıklarının olduğunu varsayarsak bu gayette olası. Dün biraz gözlerim ağrımıştı. Gözlerimi kapatıp parmaklarımla göz kapaklarıma masaj yaptığımda çıkan sesleri küçük bir yavru aslan seslerine benzettim. Çocukken annemin beni bolca kandırdığı, kardeşimin de oha ciddi mi der gibi baktığı, gözlerinizi kapattığınızda atom parçacıklarını görebilirsiniz cümleli anı hiç unutmuyorum. Bizimki Uluslararası Halkla İlişkiler içerikliydi ancak fizik teorisi de ilgi alanıydı. Şimdilerde 65 yaşlarında, kendini botanik tasarıma verdi, bahçenin daha güzel olması için uğraş veriyor, arkadaşlarıyla tiyatro-sergilere gidiyor bir yandan da şarap gurmeliği. Parlak mavi gözleriyle bu yaşlarında bile çok güzel görünüyor.

Muhtemelen yapıyorsunuzdur da, ancak küçük bir önerim kapı kollarını dirseklerinizle açıp kapatınız. Çoğalalım azıcık. Toplumun kapıları elle açmak normal diye betimlediği normlarda biz anormal olalım.

Bi akustik Bailamos yapmayalım mı ya?

Angrboda


Angrboda Artwork
(Copyright, Katsiaryna Budzko)


Hanımlar, beyler geldik o malum güzel konuya. Size bugün İskandinav mitolojisinde çok fantastik bir figür olan Angrboda'dan bahsedeceğim. Ormanın derinliklerinde yaşayan dişi bir dev neden tüm mitlerin korkulu rüyası haline gelir? Angrboda'nın adı neden acı getiren olarak anılır? Angrboda gerçekten sadece korku mu yayar, yoksa güzelliğiyle de büyüler mi? Tanrılar tanrı doğurur, devler dev doğurur ancak Angrboda neden bir kurt, bir yılan ve yarı ölü bir kraliçeyi doğurdu? 

Sorduğumuz soruyla başlayalım. Angrboda'nın kurt, yılan ve yarı ölü bir varlık doğurmasının nedeni mitolojik alıntılarda doğumun tabii ki biyolojik değil sembolik olmasıdır. Loki ile olan birlikteliği kaosu temsil ettiği için çocukları da doğrudan bu kaosun fiziksel yansımaları olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Fenrir, Jörmungandr ve Hel sıradan varlıklar değil, mitolojideki yıkım ve kaderin temsilcileridir. Angrboda kaos, kader ve yıkımın sembolü olarak bilinen en önemli dev figürlerden biridir.

(Artwork telif hakkı Katsiaryna Budzko'ya aittir.)

Akademik ve popülerleştirilmiş anlatılarda Asgard tanrıları genellikle iyiliğin temsilcisi, devler ise fazlaca kaosun ve kötülüğün sembolü olarak sunuldu. Oysa gerçek mitlerde işler bu kadar basit değildi tabii. Bu devler arasında odak noktamız, adı acı ve üzüntü getiren anlamına gelen Angrboda. Loki ile kurduğu bağ sayesinde en önemli annelerden biri olarak kabul edildi. Çünkü o tüm diyarın kaderini değiştirecek ve benimde bayıldığım üç çocuk doğurdu. Fenrir, Jörmungandr ve Hel. Angrboda, İskandinav mitolojisinde kaos ve kaderi şekillendiren figür olarak öne çıkar. Bu fantastik üç çocuğun da kendine ait özellikleri var, onlar için ayrı post oluşturacağım elbet.

Snorri Sturluson tarafından yazılan Nesir Edda'da Angrboda, Demir ormanında yaşayan bir cadı olarak betimleniyor. Bu orman Midgard'ın doğusunda yer alıyor ve devlerin diyarı olan Jotunheim topraklarının parçası olarak biliniyor. Kayalık ormanlarıyla dolu bu bölge Asgard ve Midgard'a her daim tehdit oluştuyor. Angrboda annemiz, kurumuş kan renginde kızıl saçlı ve güçlü savaşçıdır. O'nu bu kadar özel kılan şey ise şekil değiştirip kurta dönüştüğü ve bir kurt klanının lideri olmasıdır. Hikaye mi? Bir gün Loki, devlerin diyarına yolculuk yapar ve Angrboda ile karşılaşır. Bu karşılaşma kısa sürede bir aşka dönüşür, mitlerin en kaotik çocukları bu ilişkinin ardından ortaya çıkar ve tanrılar bu üç çocuğu da tehdit olarak gördüklerinden onları farklı diyarlara gönderirler, Tabii ki Fenrir hariç. Çünkü tanrılar Fenrir'i gözetim altında büyütürler. Angrboda'nın rahminden doğan kaos, tanrıların son nefesine kadar sürecek olan fantastik bir mitolojik sekanslardır. Bir gün bu çocuklar yine bir gün biz böyle deyip zincirlerden ve sürgünlerden kurtulacak, annelerinin gölgesinde Ragnarök'ün en destansı sahnesini yazacaklardır.
''Demir Ormanı’nda adın fısıltı Angrboda, Loki'nin gölgesinde büyür kaderin düğümü. Fenrir'in ulusu, Jörmungandr'ın deniz halkası, Hel'in sessiz tahtında başlar kıyametin çağrısı.''

Angrboda, tanrıların üç çocuğuna da neler yaptıklarını çok iyi biliyor. Tanrılar, Fenrir'i dağlık bir kayaya zincirlediler, Jörmungandr'ı Midgard'ın dev deniz suyuna attılar, Hel'i yarı ölümlü yapıp yeraltına Helheim'e gönderdiler. Bu hırçın ve cesaretli anne çocuklarıyla birlikte buluşacak ve Ragnarök'te Asgard'ın tanrılarına karşı savaşacaktır. Fenrir zincirlerini kırıp Odin'i yutacak, Jörmungandr denizlerden yükselip Thor'la yüzleşecek, Hel ise ölüler diyarından ordularını çağırarak tüm diyarın sonunu getirecek. 

Angrboda'yı gerçekten çok sevebilirsiniz. Şimdi o güzel soru geliyor aklıma benim. Angrboda'nın yerinde siz olsaydınız ve çocuklarınıza böyle davranılsaydı siz ne yapardınız? Bu içerikteki bir sonraki post'da Fenrir'den bahseyim de kendime geleyim.

Angrboda: Dev bir cadı, Loki'nin eşi
Loki: Angrboda'nın eşi, entrika üstadı
Fenrir: Angrboda ve Loki'nin erkek çocuğu
Jörmungandr: Angrboda ve Loki'nin erkek çocuğu
Hel: Angrboda ve Loki'nin kız çocuğu
Thor: Odin'in oğlu
Midgard: İnsanların diyarı
Asgard: Tanrıların diyarı
Jotunheim: Devlerin diyarı
Ragnarök: Kıyamet

İlgili içerikler:

Ulu anamıza ithafen diyelim;

A Knight of the Seven Kingdoms izlemeyen kalmasın.


Sabah ofise yarım saat erken gittim. Amaç neydi? Dün Mehtap teyzeme yarın sabah çayı ben demlemek istiyorum dememdi. Fazlaca simit, poğaça da aldım, yanına da mini krem peynirler. Çayı güzel demlerim arkadaşlar lütfen. Ekibimle, Mehtap teyzemle güzel bir kahvaltı ettik. 

Öğlene doğru ekibime yeni bir mezun genç arkadaşımız katıldı. Çok marjinal. İş görüşmesinde kurmuş olduğu cümleler ile evet bu demiştim, tıpkı benim gençliğim ehe. Bir iş yerinde frekanslar uyuyorsa çözüm orada bolca miktar olacaktır. 1 ay sonraki yurtdışından gelecek olan iş ortaklarımızla ilgilen diyeceğim, salacağım onu. Hata yapsa da yapmasa da o artık bende, öyle güzel yetiştireceğim ki ben yaşlanıp buradan ayrıldığımda benim hakkımda güzel şeyler düşünsün istiyorum.

Eve uğramadan markete ilerledim. Kasa sırasında ürünleri poşete yerleştirme hızımla kendime saygım arttı. Kasiyerle aramızda görünmez bir rekabet vardı ve kazanan bendim. Bir de kondom almaya çalışan iki tane genç vardı, ancak nasıl tatlılar bir görseniz. Seçmeye çalışırken sessiz şekilde kahkaha atıyorlar, sağa sola bakıyorlar, onların o halini görünce mutlu oldum. Anlaşılan akşama hardkor taym var ahah. Siz çok yaşayın emi.

Wasteros evrenine ışınlanmaya var mısınız? Şurada bahsettiğim A Knight of the Seven Kingdoms dizisine değinmem gerek. Bu dizinin Game of Thrones ile karşılaştırılmaması gerekir, zira Wasteros evreninde 90 sene öncesini anlatıyor. 4 bölüm izledim,  son iki bölüm kaldı ancak bitmemesini de istiyorum, sanırım biraz uzun tutacağım başarabilirsem. Önceki post'da Ece Gamze 5. bölümü için çok merak uyandırıcı bir yorum yapmıştı, fazla merak ediyorum ancak kendimi durduruyorum ehe. George R. R. Martin'in, Tales of Dunk and Egg kitap serisinden faydalanılmış. Bu kitapları okumadım ancak merak ettim. Dizide ki Egg'in Targaryen ailesinden çıkmasına şaşırdım, çocuk gerçekten çok iyi oynuyor. Ser Duncan'ın ilk bölümündeki şapşal halinden eser yok, eleman bir anda şövalye gibi davranmaya başladı. Ser Lyonel çok piç bir tip ya ahaha, diziye çok uygun bir tipleme. Tek eleştirdiğim konu ise, dizideki olmaması gereken yerlerde absürt bir mizahı seçmeleri olmuş. Dizinin soundtrack'i her çaldığında bana Game of thrones'u hatırlatıyor. Fandom wiki'ye baktığımda dizi için ikinci ve üçüncü sezonlarını da eklemişler. 

A Knight of the Seven Kingdoms: Season 1 Soundtrack

İlgili içerikler

Çamaşır makinem çoraplarımı yiyor.

HBO gerçekten bu işi çok iyi biliyor. Kurgu departmanlarında çalışan insanlar çok iyi çıkarıyor. A Knight of the Seven Kingdoms dizisini izlemeye başladım. Game of Thrones'un öncesini anlatıyor. Westeros topraklarında bolca ejderha görebileceğim için mutluyum. Baldur's Gate dizisini de büyük bir heyecanla bekliyorum.

Metamorphosis Alpha kurcalamalarım devam ediyor, bayılıyorum şu işe. Tüm haftayı bu güzel oyunu kendi zihnimde farklı evrenlere dışkınya ederek yaydım. Tsathogghua'nın Grönland'ında gezinirken gördüğüm buzullara göz kırpmak, sonrasında Tsathogghua'a gizlice tapan üyeler Kültistlerle merhabalaşmak Metamorphosis Alpha ile içli dışlı olmak demektir. 

Bu arada sevgili arkadaşlar bir konuda sizden özür dileyeceğim. Blogumda ki kategorileri düzenleyeceğim için ''Okuma listenizi'' birazcık istila edeceğim çünkü her kategori güncellediğimde eskiden yayınladığım postların hepsi listenizde görünecek ve bu durum gerçekten kötü evet, afedersiniz.

Neyse gelelim konumuza. Bir ev efsanesine göre çamaşır makinesi tek çorapları yiyor olabilir. Ancak zihnimin küçük NASA köşesi bile bu gizemi çözmek için proje başlatmadı. Zihninin küçük NASA köşesi mi!? Oysaki ben ev normlarına uymayan her nesnenin sesine kulak verebilirim. Anlayamadığım şey her yıkamadan sonra çift bir çorabın bir tanesinin mutlaka kaybolması. Makinenin gizli bir mideye sahip olmadığını biliyorum tabii ancak bu güzel makine benim tatlımdı, son günlerde makinemin adına yamyam koydum.

Önceki gün makinenin içinden giysileri çıkarttığımda t-shirtümün içine girmiş olan bir çorap gördüm. Ondan önceki partta ise pantolonumun içine girmişti. Bu kaybolma olayı bana daha önce terliklerin tropik kaçışını hatırlattı tabii. Lütfen dikkat edin, aynı anda beş kitabı okurken bir yandan da spagettiyle ip cambazlığı yapmak gibi bir şey değil bu. Bu elbette orta çağ'da cep telefonu kullanmak gibi bir şey de değil ancak o şekilde görememiş olsaydım halen daha bu gizemle yaşamaya devam edecektim. Çorap arkadaşlarınıza sahip çıktığınız için teşekkürler t-shirt, teşekkürler pantolon. 

Tatlım oradan bi la camisa negra lütfen.

İlgili:

Özlem Jörmungandr'ı görürse ne yapar?

Havalar çok güzel değil mi? Bir kaç günlük güneşten sonra yağmur-rüzgar ikilisi bolca miktar bize sevgilerini sundular. Şu anda dışarıdan gelen rüzgar sesi aç camı falan içeriye girmek istiyorum diyor. Bu arada sevgili Carlsberg Türkiye yöneticileri, bu güzelim biranın ambalajını değiştirmek nereden geldi aklınıza? Danimarka'nın o kutup soğukluğundan esinlenen ambalajını ben görmekten son derece memnundum. Ambalajına neden truva atı koyarsınız onu anlayamadım. Eğer bana ulaşırsanız iş geliştirme prosedürlerinden o çığır açıcı fikirlerimi sizinle paylaşabilirim. Ofisteki son saatlerimde Lambada'ya sarmıştım, eve geldim yine dinliyorum. Yaz geldi diye sanırım ya da var bir bokluk bunda.

Detoks'dan sonra tatlılara göz kırpan sevgili Annabell'in önerdiği Gece Yarısı Kütüphanesini okumak zevkli ilerliyor, böyle güzel kitapların hemen bitmesinden hoşlanmadığım için okuma süresini uzun tutuyorum. Nora'nın, tüm depresifliğini sıraladığı ve Elm Hanım'ın da bu konuda yardımcı olduğu pişmanlıklar kısmını atlatmak güzeldi. Bilim kurgu sahnesinde Dan ile olan ilişkisinin olumsuz şekilde ilerlediğini gördü. Noracığım katıldığı olimpiyatlarda gümüş madalya alıp Kraliyet Onur Nişanı'na sahip oldu ki bunu beklemiyordum. Hatta TED konuşması bile yaptı. Ancak Voltaire halen yok, şimdilik böyle ilerliyor.

Görünüşe göre Özlem vs Jörmungandr karşılaşması olacak. En azından zihnimde bunu tasarlıyorum. Düşünsene uzay aracı kullanıyorsun, sonra ineceğin yeri belirliyorsun. İneceğin yer o galakside bir deniz oluyor. Denizde kim var? Bingoo! Midgard yılanı olan Jörmungandr bir anda derin sulardan çıkıyor ve onunla karşılaşıyorsun. Özlem büyük bir endişe ile kollarını açmış kıyıya gitmeye çalışıyor, Özlemin zihninde fırtınalar kopuyor ve kaçış planları raks ediyor. Jörmüngandr devasa gövdesi ile suyun altında yükseliyor, dalgalar uzay aracını yok ediyor. Bu çılgınca karşılaşma sırasında Özlem Midgard yılanının gözlerine bakıp meydan mı okuyor? Özlem'in sesi yankılanıyor. ''Arkadaşlaaar sakın buraya gelmeyin.''

Bu akşam şöööyle bir güzel Metamorphosis Alpha'yı tekrar kurcalayacağım. 1976'da çıkmış bu oyun aslında tarihte ilk bilim kurgu rol yapma oyunu. Traveller’dan bile önce. Düşünsenize, o dönem için ne kadar çığır açıcı bir fikir! Ancak işin komik yanı, kurallar öyle dağınık ve ilkel ki, okurken acaba bunu nasıl oynatmışlar? diye sorguluyorum. Hatta sevgili babacığımla bile görüntülü konuşma yapıp bu oyunu oynamıştık ahah. Çocuk nostaljisi yaşamıştım lan. Yine de o ham haliyle bile rol yapma oyunlarının evriminde çok önemli bir adım gibi görünüyor tabii. Neyse siz çok yaşayın ya.

Lambada öyleyse.