V for Vendetta


V for Vendetta filminden distopik sahne.
görsel kaynağı: mubi.com

2000'li yılların başında sinema adeta nirvana olmuştu ve Alan Moore'un cezbedici ütopyasından inanılmaz derecede harika bir hikaye doğdu. V for Vendetta, sinema perdesinde bir direniş ilahisi gibi yankılandı. Totaliter düzenin gri duvarları arasında Guy Fawkes maskesi bir sembolden öteye gitti. Bu neydi? Bu sadece korkunun karşısına dikilen bir hatırlatma mıydı? Bu olağanüstü kurgu bize özgürlük kelimesinin yanına onun bedelini de hatırlattı. Maskenin ardındaki ses ise Yüzüklerin Efendisi'nden Elrond olarak tanıdığımız Hugo Weaving'in tok ve tiyatral anlatımıyla hayat buldu. Yüzünü hiç görmediğimiz bir karakteri yalnızca sesiyle bu kadar güçlü kılabilmek V'yi bir karakterden çok bir fikre dönüştürdü diyebilirim.

Guy Fawkes mi? Maskesi yalnızca film için yaratılmış bir ikon değildi elbet. 1605'te İngiliz Parlamentosu'nu havaya uçurmaya çalışan bir adamın yüzüydü bu. Kahramanımız V, bu tarihi figürü alıp korkudan direnişe evrilen bir sembole dönüştürdü. O maske sisteme karşı duran herkesi temsil ediyordu. Tüm bu aksiyonların içinde bir kaç soru aklımıza takıldı. Bu kaos muydu, özgürlük müydü? V bir kahraman mıydı, yoksa kontrollü bir kaosun mimarı mı? Dürüst olmak gerekirse film bize net bir cevap vermedi. Çünkü V'nin amacı asla bir düzen kurmak değildi, mevcut düzeni insanlara sorgulatmaktı. En rahatsız edici gerçek özgürlüğün bazen düzenin yıkılması gerektiğini düşündürmekti.

Gölgelerle dans eden bir retorik olgu bolca miktar belirmişti.
Filmin en büyüleyici yanı, V'nin kelimeleri silah gibi kullanmasıydı. Her cümlesinden adeta epik bir kahraman yaratıldı, her tiradı bir meydan okuma oldu. Natalie Portman'ın Evey tiplemesi bu retoriğin yankısı olurken korkudan doğan cesaretin de dönüşümünü temsil etti. Hugo Weaving'in V yorumu da kesinlikle bu retoriğin kalbinde yer aldı. Shakespeare tarzı monologları ve kelimeleri yalnızca söylemekle kalmayıp adeta sahnelemesiyle karaktere neredeyse tiyatral bir ihtişam kattı. Yönetmen James McTeigue görsel estetiğiyle Orwell tarzında bir atmosfer kurarken, Wachowski'lerin senaryosu bu atmosferi felsefi bir ağırlıkla besledi. 

Bizim için bir hatırlatma !
V for Vendetta, bizim için yalnızca bir distopya olmadı elbet. Bugünün Dünyasına yöneltilmiş bir ayna olmuştu. Maskenin ardındaki yüzü asla göremedik çünkü o yüz bizdik. Film, bireysel cesaretin kolektif bir kıvılcıma dönüşebileceğini fazlaca hatırlatmıştı. 2005 yılında sinemanın ötesinde bir çağrı açıldı ve bu yüzden V for Vendetta bir filmden fazlası oldu. Bir masketinin altına saklanmış fikrin, bir gün herkesin yüzüne dönüşebileceğinin en sert hatırlatmasıydı.

Filmde kullanılan renk paleti, karanlık tonların arasına serpiştirilen kırmızı vurgularla (ki ben çok severim kırmızı mistik bulanıklığı) direnişin ateşini simgeledi. Işık kullanımı, gölgelerle örülü sahnelerde baskıyı hissettirirken, Beethoven amcanın 5. senfonisi finalde patlayan bir özgürlük şarkısı gibi yükseldi. Bu görsel bütünlük filmi estetik açıdan bolca miktar zenginleştirdi.

Bu olağanüstü film bir direniş ritüeliydi aslında. Perdede gördüğümüz her sahne bir ritüelin parçası gibi işledi. Maskeler, gölgeler ve patlayan senfoniler yalnızca semboller olmadı, çağrının kendisiydi. V for Vendetta, bize bir hikaye anlatmaktan ziyade korkunun karşısında ayağa kalkmamız gereken bu müthiş ritüele davet etti.

Unutma! İnsanlar ölür, fikirler asla.

T-Rex selfie çekmeye çalışsaydı ne olurdu?

T-Rex selfie mizahı
görsel kaynağı: patch.com

Gençler merhaba. Havalar artık düzeldi, havalar düzelince yakışıklı olduğumu hissediyorum, bugün çok yakışıklıyım mesela, merhaba evet. Şu İtalyan hanımefendi ile iletişimde olmam gerekir sanırım. Ve hiç düşündünüz mü, T-Rex selfie çekmeye çalışsaydı ne olurdu? Kısa kollar, dev dişler ve vahşi doğa. Gerçekten ekranı tutabilir miydi, yoksa sinirlenip telefonu yere mi fırlatırdı?

Gerçekten bu soruyu hiç sormayı tercih ettiniz mi ahah? Yani evet güçlü, karizmatik, tarih öncesinin kralı falan ancak o kollarla telefonu tutmaya çalıştığını hayal etsene? Gerçekten mi? Daha ekranı açamadan sinirlenip yere bırakır sonra da zaten ben doğalım triplerine girerdi muhtemelen. Dinozorların merak duygusu varsa içten içe de merak ederdi. T-Rex selfie ile ne yapıyorsun sen dostum? 

Ormanın içinde işler daha da karışırdı tabii. Bir yandan devasa ayak sesleri, bir yandan yaprakların arasından gelen tuhaf hışırtılar. T-Rex telefonu bir şekilde yere sabitlemiş, poz vermeye çalışıyor ancak arkadaki başka bir dinozor arkadaşı kadraja giriyor. Tam oldu diyecek bir bakıyorsun arkada biri ot yiyor, diğeri kavga ediyor. Yani bugünkü gibi aslında, tek farkı sadece biraz daha dişli versiyonu. 

Gündelik hatalar kısmı zaten ayrı bir olay. Yanlışlıkla ön kamerayı açıp kendine bakınca bir anda irkilmesi, ya da kamerayı ters çevirip saatlerce neden çalışmıyor bu? diye düşünmesi. Belki de en büyük kriz fotoğraf çekildi mi çekilmedi mi? olurdu. Vahşi doğada bile bu kadar karmaşa varken, T-Rex'in tek derdi aslında basit bir soru olabilirdi. Şu fotoğrafta düzgün çıkabildim mi? Belki de milyonlarca yıl önce bile mesele aynıydı. Sadece fon değişikti, biraz daha ağaç, biraz daha kaos, biraz daha hayatta kalma stresi. Dinozorların o dönemlerinde de selfie derdi vardı, farklı bir selfie zımbırtısı. Bizim çağda ise beni tiye alan bir kedi var, onu göremiyorum uzun vakittir. Evrim dediğin şey biraz da mizahın evrimi galiba.

Neyse konuyu bağlayalım gençler. Benim bugün caddenin tam ortasında, yaya geçitinde hiç tanık olmadığım bir olayı görüp sesli şekilde yok artık diye tepki verdiğim konuya gelelim. Yaya kaldırımındasın yahu sen, bir insan yaya kaldırımında neden selfie çekme ihtiyacı duyabilir? Bu gençlerle aileleri gerçekten ilgilenmiyor mu? Tabii ki fotoğraf çekebilir istediğini yapabilirsin, ancak yoldasın be abiciğim. Trafik kazası olsa? Yazık değil mi sağlığına? Sosyal medya inanılmaz şekilde ülke gençliğini değiştirdi. Maalesef! Hatta kazık kadar insanları bile değiştirdi.

Ancak yine de T-Rex'e benzeyen kısa kollarıyla iyi denedi, hakkını vermek lazım ahah.

Kafan gövdenden daha büyük Lili.


Arkadaş sıcaklar gelecek diye beklerken soğukların geri dönüşleri zihinde nasıl empati duygusu yaratabilir ki? Aslında tam da kendi bedeninde hissettiğin üşümeyi başkasının hayal kırıklığıyla özdeşleştirmek için güzel fırsat bunlar. Kendimi mitolojik bir varlık sanıp, istediğim kişinin rüyasına sızan bir tip olarak hissettim.

HBO ve Craig Mazin beni çok mutlu etti. Baldur's Gate oyununu bilir misiniz? Baldur's Gate evrenini temel alan yeni bir Dungeons&Dragons dizisi üzerinde çalışılıyormuş. Dizi unutulmuş diyarlarda özgün hikayeler ile devam edecekmiş. Fazlaca D&D eksikliği vardı. Dizinin henüz senesi belli değil, ancak takipteyim gençler. Buradaki Deadline içeriğinden bakabilirsiniz.

Vizemi yeniletmek için bir kaç işim vardı bugün dışarıda. Konsolosluktaki evrak işlerini hallettikten sonra arkadaşımın stüdyosuna uğrayarak fotoğraf çekildim. Kahve, çikolata güzel gitti. Sanırım yaptığımız goygoyları çok özlemişiz ki yarım saatte 3-4 fotoğraf anca çekebildi. Hafif sağa dön, hafif kafan yukarıya baksın, hafif sola dön, hayır olmadı en baştan! Hadi şimdi olacak, harika! Kızım çek işte, niye saçma saçma ruh hallerine sokuluyorum? Köpüşü de oradaymış, benimle yakından ilgilendi. Bir insan köpüşünün adına neden Lili koyar ki? Lili gel bakayım kuçu kuçu, oy sen çok tatlısın Lili. Tamam sırnaşma. Ofisini açtığında masasını ben hediye etmiştim, gayette şıklaştırmış. Arkadaşlarımı böyle enerjik görmek hoşuma gidiyor ya benim. Yaşlarımız ilerliyor ancak enerjimiz devam, bakalım kaç sene sonra bu enerjiden ayrı düşeceğiz.

Neyse, Yine bir gün biz böyle Üsküp gezisi planlamış ve çok sevindim. O'nu oraya yolcu edeceğiz. Üsküp hatıralarım aklıma geldi, çok da güzellerdi. Üsküp kalesine yakın olan Coffy factory'e mutlaka gitmelisin, hatta oraya girdiğin de şu aşağıdaki şarkıyı mırıldanarak sipariş verirsen seninle çok ilgileneceklerdir. Bana öyle olmuştu ;) Tijana da iyidir, tatlıdır, hoş bir hanımefendidir.

Anlatsana neden Mona?

Anlatsana Mona! Beş yüz küsur senedir aynı duvarda durup insanları izliyorsun, acaba içinden yazık size, bakın bakın mı diyorsun, yoksa gerçekten ciddi misin? Ben bugün Mona Lisa'nın sabır hikayesini düşündüm, sizden ne haber? 

Beş yüz küsur senedir aynı duvara asılı durduğunu düşün. Aynı poz, aynı bakışlar. İnsanlar önünde durmuşlar ve başlarını eğip seni anlamaya çalışıyorlar. Acaba Mona neden bu şekilde bir poz vermiş? Acaba Toskanalı Leonardo amca neden böyle durmasını istemiş? Aklımda var tabii bir kaç fikir, en çok düşündüğüm ise şu ki belki de Monacık o şekilde tatmin olmak istedi. Yüzlerce yıldır insanların onu bu kadar ciddiye almasını izleyip içinden eğlenmesi? Olabilir.

Her gün yüzlerce insan gelip birkaç saniye bakıyor. Bazıları gözlerini kısarak anlamaya çalışıyor, bazıları yanındaki kişiye çok küçükmüş diyor, bazılarıysa fotoğraf çekip hemen gidiyor. Monacık için bu muhtemelen sonsuz bir tiyatro gibi. Farklı tipler, farklı ifadeler ancak bingo! merak aynı. Bu bakışın sırrı ne? Düşünsene bir müze deposunda unutulmuş tabloya bakınca hala taze boya koktuğunu söyleyen biri çıkıp diyor ki ''ben Mona'ya aşığım o yüzden bakıyorum.''

Her hangi bir müzeye, sergiye gayette tabii gitmişsinizdir. Size denk geldi mi? Dürüst olmak gerekirse eskiden çok düşünürdüm, ancak bıraktım artık. Belki de o şekilde poz vermesi büyük bir sır olmamıştı, belkide Monacık sadece insanlığın bitmeyen merakını izleyen sabırlı bir tip olmak istedi. Belki de içinden gerçekten bu kadar uzun süre bana bakmanız mantıklı mı? diyordur ahah.

Yağmurum ol in üstüme Mona.

Alman naifliğinde bu hafta.


Güneşli günleri beklerken bir anda havanın rüzgarlı hallere dönmesi çok ilginç. Benim zihnim doğanın bu ani değişimlerine her zaman şaşırır, çünkü beklentilerim düzenli bir akış üzerine kurulu. Ancak bu rüzgar olmuyor, yakışmıyor. 1 haftadır Gece Yarısı Kütüphanesi'ne kaldığım yerden devam edemedim. İşler yoğunlaştı şu sıralar. Toplantılar, yurtdışı iş gezileri planları, yeni strateji iş geliştirme volleri derken yapmak istediğim çok şey yarım kaldı. İtalyanca kursuna başlamak istiyorum, B2 seviyem var ancak 1 sene içinde akıcı şekilde konuşmak istiyorum. Çünkü aniden aklım Pizzica di san vito yapan bu harika İtalyan hanımefendi'de kalmaya başladı. Marketten aldığım ekmek ise eve gelene kadar kendini makarna sanıp İtalyanca konuşmaya başladı.
 
Dün ofiste vaktin tuhaf ve etkileyici aktığı günleriden biriydi. Sabah kahvesiyle başlayan işler, öğlene doğru toplantı için küçük bir karmaşaya dönüştürmüş olsa da günün sonunda Helga Hanım'ın Santiano albümünü bana hediye olarak getirmesi bütün günün hikayesini bambaşka bir yere taşıdı tabii. Öğleden sonra Helga Hanım ve ekibi ofise uğradı. Merhabalaşma, iki üç konuşma derken elindeki aylardır beklediğim Santiano albümünü de görmüş oldum. Size şurada Alman naifliğinden bahsetmiştim. Bu sarışın çılgın derecede güzel olan hanımefendi paketin içine bir de Ritter sport adında çikolata eklemiş, mükemmel bir tadı var. Mutfakta rafta duruyor, sanırım onu bitirmek istemeyeceğim. Neyse yarın ben Helga'mı Biergarten'a götüreceğim.  

Santiano'nun, denizci folk-rock tarzı beni gerçekten içine çekiyor. Hangi vakit olur bilmiyorum ancak bir gün mutlaka bu amcaları canlı dinlemek için Almanya'ya gitmem gerek. Albümü dinlemek için Santiano'nun resmi sitesine bir göz atabilirsiniz. İlerleyen günlerde bu amcalar için müziksiz olur mu? kategorisine güzel bir post hazırlarım bütük ihtimalle. 

23:00'de Galatasaray'ımın Liverpool ile ŞL son 16 rövanş maçı var, umarım Anfield'da tur atlarız, atlarsak çeyrek finaldeyiz. 

Benden size gelsin, 8. saniyedeki David amcanın attığı kahkahayı beraber atalım.

İskandinav mitolojisi - Midgard'ın kuruluşu ve İlk insanlar #3


görsel kaynağı: snl.no

Midgard'ın Kuruluşu ve İlk İnsanlar

Ginnungagap'ın sessiz boşluğunda doğan Ymir, evrenin ilk devi olan kahramanımızdı ve varlığıyla düzenin önündeki engeldi. Onu öldüren ise ilk tanrı olan Borr'un oğulları Odin, Vili, Ve idi. Önceki postta belirttiğim gibi Ymir'in ölümüyle evrenin haritası çizilmişti. Bu düzenin adı Dokuz Diyar olmuştu. Ymir'in kanı diğer devleri boğarken, soyundan gelen Bergelmir ve eşi bir tahta tekne benzeri yapıya binerek kurtuldular. Böylece devlerin nesli tamamen yok olmadı ve Jötunheim'a yerleştiler.

Ymir'in;

  • Etinden toprak,
  • Kanından denizler,
  • Kemiklerinden dağlar,
  • Kafatasından gökyüzü,
  • Beyninden bulutlar,
  • Saçlarından ağaçlar,
  • Kaşlarından Midgard'ın sınırları yapıldı.

Midgard'ın Kuruluşu (İnsanların yurdu)

Tanrılar, insanların yaşayacağı güvenli bir alan olarak Midgard'ı kurdu. Bu diyar denizlerle çevriliydi ve devlerin saldırılarından korunması için Ymir’in kaşlarından sınırlar örüldü. Böylece insanların yaşayabileceği ilk yurt ortaya çıktı. Ask ve Embla'dan türeyen insanlar Midgard'da çoğalarak kendi düzenlerini kurdular. Tarım ve balıkçılık onların temel kaynağı oldu, toprakla uğraşarak yiyeceklerini elde ettiler, denizlerden besin sağladılar. Yalnızca üretimde değil savaşla da varlıklarını sürdürdüler. Devlerin tehdidi ve diğer diyarlarla olan sınırlar daima onları tetikte tuttu. Bu yüzden cesaret ve kahramanlık, Midgard insanlarının en önemli değerleri haline geldi. Ayrıca denizlerle çevrili olan Midgard'ın devasa sularında Midgard yılanı olan ve Loki'nin üç çocuğundan Jörmungandr'da yaşar. Jörmungandr'ın varlığı hem güvenlidir hemde tehdittir. İleride Thor bu yılan ile bir kaç defa karşılaşacaktır. Ayrıca Jörmungandr'ın annesi olan Angrboda, Jötünheim'da dev soyundan gelen gizemli bir figürdür. Loki ile olan birlikteliği aynı zamanda Midgard'ın geleceğini de etkileyen kehanetlerin başlangıcı olacaktır.

Midgard'ın en fantastik konusu ise Ask ile Embla. 
Midgard kurulduktan sonra tanrılar, bu yeni dünyanın boş kalmaması gerektiğini düşündüler ve bir gün sahilde iki ağaç buldular. Bu ağaçlardan birinin adı Ask (erkek) diğerinin adı Embla (kadın) oldu. Voluspá'da Odin, Høne ve Lodur, sahilde buldukları iki ağaca hayat verirler ve bunlar Midgard'ın ilk insanı Ask ve Embla olur. Gylfaginning'de ise bu iki ağaca hayat verip onları Midgard'ın ilk insanı yapan tanrıların Odin, Vili, Ve olduğu anlatılır. 

  • Voluspá'da Odin nefes, Høne ruh, Lodur ise saç ve insan görünümü bahşeder.
  • Gylfaginning'de ise Odin nefes ve yaşam, Vili zeka, Ve ise görünüm yeteneği bahşeder.

Embla: Midgard'ın ilk insanlarından (kadın)
Ask: Midgard'ın ilk insanlarından (erkek)
Jörmungandr: Midgard'ın denizlerinde yaşayan dev bir yılan. Loki'nin oğlu.
Bergelmir: Ymir'in soyundan gelen ve eşi ile kurtulan dev.
Voluspá: Anonim mitolojik ve kahramanlık şiirleri (şiirsel edda) 
Gylfaginning: Snorri Sturluson’un düzyazı eseri (şiirsel edda) 


İskandinav mitolojisi kategorisinden diğer yazılar;

Fotoğrafı çekeceğin vakit bir ki üç kediler aşkına de Alpirik abi.


Merhaba kızlar, ben Coffy.
Çok yakışıklı 4 yaşında bir erkeğim. Tanışalım mı?

Bir kaç gündür havalar fazla iyi, sun is coming back. Haftasonu arkadaşım davet etti, güzel bir akşam yemeğine, harika bir kahvaltıya kim hayır der ki? Tam anlamıyla harikaydı. Coffy'de vardı. Bana içini bolca miktar döktü. Onun bana aktardıklarını şimdi ben de buraya aktarıyorum.

Adım Coffy, güya kahve kısaltmasından geliyor. Kulağıma fısıldanan lakaplar ve havada uçuşan temelsiz ithamlarla karşılaştım, gerçeğin maskesini düşürmek niyetindeyim. Beni ''şişman kedi'' diye damgaladılar, oysa gerçeklik bambaşka. İri yapılı bir erkek kediyim, doğam gereği dişi benzerlerimden daha heybetliyim. Sağlık kontrolünde tartıya çıktığımda evet sınırda bir rakam belirdi, ancak mevcut dengemi koruduğum sürece hiçbir sorun yok.

İkinci olarak, mobilyaları tırmalamakla suçlanıyorum. O toz kondurmadığın arkadaşın varya evdeki her yüzeyi kalkan gibi kapattı, bana yalnızca tırmalama direklerim kaldı. Direkler eğlenceli ancak tekdüze. İçimdeki vahşi içgüdü çeşitlilik ister. Sonuçta ben bir kediyim, ne bekleyebilirsin ki? İnsanım bilmediği sürece paspasın harika bir tırmalama pedi olduğunu keşfettim.

Ve gelelim şu köpek meselesine. Evdeki o saf suratlı mahluk arkadaşlık peşinde koşuyor, ancak ben köpek dostluğuna ihtiyaç duymuyorum. Bilirsin kedilerle köpekler kadim bir rekabetin iki tarafıdır. Ona gözlerini tırmalamadan sabır gösteriyorum, ancak sınırı aşarsa tıslıyorum. Bu evin patronu kim hatırlatmak zorundayım. Yanlış anlaşılmasın tahtın sahibi benim.

İnsanım beni ''fazla sevecen'' diye suçlamış, ne tuhaf! Gece yarısı üzerine atladığımı söylüyor, ancak sabah 5:30 gece yarısı değildir. Benim gibi usta bir uyku sanatçısı olsaydı, gün boyu ofisinde miskinlik yapmazdı. Üstelik mırıltılarım ve okşamalarım bir armağan. İstersem tıslayarak düşman kesilebilirdim, fazlasıyla sabırlı bir ruh taşıyorum, bu yüzden şükretsin.

Ve evet tırmanış tutkumu da bahane etmiş. Buzdolabı, dolaplar, masa, tezgah hepsi benim için birer dağ zirvesi. Kediler meraklıdır, çevreyi keşfetmek doğamızda var. Ocağın üzerinde yürürüm ancak yanmam. Buna rağmen sırf beni rahatsız etmek için bu maceraları suç gibi göstermesi anlamsız.

Şimdi diyeceksin ki oyuncaklar? İnsanım beni kedi nanesiyle doldurulmuş farelere ve lazer ışığının peşinde koşmaya zorlamaya çalıştı. Ancak bunlar benim gözümde ucuz birer illüzyon. Ben onurlu bir kediyim, ben sıradan bir avcı değilim, sahnenin başrolüyüm. Üstelik rengim siyah!

Ve küçük bir sır, klavyenin üzerinde yürümemden hoşlanmıyor. Ancak ben tuşların üzerinde dans eden bir gölge gibiyim, bu benim sessiz başkaldırımım. Lütfen İnsanıma söylemezsen sevinirim Alpirik abi, mamasız bırakır falan kediler aşkına! 

Aşağıdaki şarkıyı blogundaki tüm kızlara armağan ediyorum. gala vibe'a hiç, erkeklere asla! 

MTV prodekşın.

2000-2001'lerde herhangi bir Türk genci gibi, ben de MTV'mi izliyordum. İstemediğim şey ise aileminde o saatlerde izlediği geri dönüş yolunda olan ''eski'' müzisyenlere maruz kalmaktı. 14 yaşlarında hangi erkek Steve Winwood dinlemek ister ki? Traffic'i neden tanıyayım ki? Dire Strais'i mi? Kimin umrunda. Benim kanım o seneler deli akıyor, şöyle bangır bangır çalan rock'n roll olsa daha iyi olmaz mı? 

Tina Turner 'Private dancer' ile tekrar gündeme geldiğinde muhtemelen 45 yaşlarındaydı ve muhteşem görünüyordu. Bir lise öğrencisi için çok şey ifade ediyordu evet, ancak bir Guns N' Roses değildi tabii. Aynı şeyi Aretha Franklin içinde düşünüyorum. Annecik ve babacık, Who's zoomin who? döneminde Aretha ablamız hakkında güzel bir şey söylememişti. Annemin deli gibi beğendiği David Bowie için bile. Let's dance çok popülerken David amca 36 yaşlarındaydı, onun önemli olduğunu sağolsun bizimkilerden fazlaca duyuyordum ancak Ziggy Stardust'ı hiç duymamıştım. Tüm bunlara rağmen neden bu tipler? 

O yaşlarda empati yapmayı tercih etmediyseniz beni güzelce kafanızda tasarlayabilirsiniz. TV karşısında saatlerce rock'n roll saatinin gelmesini sabırsızlıkla bu tipleri dinleyerek beklemek alışa gelmiş bir durumum değildi. Tam karşında eğlenen anne ve babanın coşkulu şekilde şarkılar hakkında kritik yapmalarını dinlemeyi tercih etmemişim. Eh bir de yanında küçük kardeşin ''abi hadi gel oynayalım, abı abı abı'' baskılarına göğüs gerip saatlerce Guns N' Roses, Bon Jovi, Def Leppard, Metallicaları beklemek benim için nar tanelerini kabuğun içinden tek tek çıkartmak kadar zordu. Hepsinden bir şarkıyı özel kılmıştım.

Ve rock'n roll saati geldiğinde mi? Beni tutana aşk olsun! O an TV'nin karşısında başka bir diyarda olurdum. Gitar rifflerini duyduğumda damarlarımda kan hızla dolaşırdı. Halen daha hatırlıyorum çocukluk anlarımı da resmen yaşıyormuşum. Hatta TV kumandasını alıp şarkıları ben söylüyormuşum gibi tuhaf şeyler yapardım, hareketlere gel işte ahah. Hanginiz yapmadı ki? Kardeşim tuhaf tuhaf bakardı. Bu arada okuldan döndüğümde ara sıra TV kumandası ile kedilere konser verirdim, hepsi izlerdi ahah. Çocukluk güzelmiş be! Bu yaş zımbırtısını kim çıkardı lan? Büyüme, yaşlanma olgusunu? 

İlgili o şarkılar;

Neredesin Helgacığım? Helga geri dön. Helgaaaaa.

Bugün ofiste klimanın psikolojisi ile bolca miktar haşır neşir olduk. Bizim departmanımızdaki çalışanlar üşürken diğer departmanlardaki arkadaşlar sauna mı ya bu replikleri yaptı. Kimisi 23'ü savundu, kimisi 19'u. Kutup bölgesi ile Tropikal bir ülke arasında gidip gelen bir iklim kuşağı yaşadık. Direkt aksiyon alıp durumu düzelttirdim. Eve gelirken çok güzel bir pasta aldım kendime.

Önümüzdeki hafta Almanya'dan iş ortağmız Helga diye isim koyduğum Hanım ve ekibi gelecek. Yani ofisteki kahve makinesinin performans testi haftası başlıyor. İşbirliğimizi güçlendirmenin içerikleri ile dolu dolu bir hafta olacak sayın seyirciler. Tüm bu works to works içeriklerinin arasında hangi kurabiye daha çok sevildi gibi konuları da ele alacağız. Helgacığımın hediye edeceği Santiano'nun albümü de gelecektir diye düşünüyorum. Gelmezse nein nein nein replikleri yaparım tabii. Bugün YK başkanı yaza hazır mısın diye sordu, her daim tabii ki. Nisan-Mayıs aylarında benim iş gezileri sezonu start alacak. Sanırım ilk Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan üçlüsünü tercih edeceğiz, en mantıklısı da bu.

Ve bugünün en güzel konusu. Sosyal sorumluluk projesi kapsamında, kurumsal iletişim direktörü hanımefendiye ve diğer departmandaki yönetici arkadaşlara verdiğim gazla 3 olan okulu 5’e çıkardık. Bu esktra 350 küsur minik kalbin yıl sonu boyunca çeşitli aktiviteler ile mutlu olacağı anlamına geliyor. Aslında palyaço aktivitesi için Troll kostümü bulup onlarla eğlenmek var da, çocuk şimdi bunlar olmaz ahah. Bir ilkokul'un aktivitesine bizzat ben gideceğim. Ve inanılmaz derecede şu anda 25 yaşlarında kalsaydım diye iç çekiyorum. 

Şu anda kendime çok güzel bir kahve hazırladım ve Merritt'in gizli Dünya'sına hipopotam atağı ile daldım. Ay Havuzu bunun en belirgin örneği. Başlangıçta bilimsel bir keşif gezisi gibi görünen hikaye, kısa sürede uzaylı hükümdarların hüküm sürdüğü, tuhaf teknolojilerle dolu ve katman katman gidilmesi gereken bir yeraltı diyarının inişine doğru dönüşüyor. Her yeni oda, yeni bir tehlike ve daha derin bir gizem barındırıyor.

Creedence Clearwater Revival - Travelin' Band