Uzaylı Dünya'lıları izler mi?

Galaksiler arası kahve molası verip vermemeleri hakkında o derin düşüncelerim bugünkü Kadıköy/Irish pub'da zihnimi bolca miktar işledi. Kimin? Uzaylıların. Arkadaşlarla uzun vakittir gitmiyorduk güzelim Irish'e. Haydi dedik çıkıp Kadıköy'ün havasını alalım, azıcık kendimizi genç hissedelim. Bizler üniversite arkadaşları olup halen daha görüşen beş-altı kişiyiz, fakat bugün biri yoktu. Kendisi gibi sevimli bir tasarım atölyesi olan arkadaşımın, D&D'yi uzaylılara bağlayacağı konusunda hiç bir fikrim yoktu. Gaugin gibi bir dahi değiliz, üzgünüm. Ancak hakkını vermem lazım oraya gelene kadar D&D'de Giff ve Neogi'den bahsettiği için güzel bağladı. Sıkıyorsa bağlamasın, zihnim tepesinde ahah. Sıradan bir müphem davranış değil bu arada, fazlaca gerçekci. 

Derken, zaten benden bir kaç şey çıkacaklarını bildikleri için pür dikkat bana odaklandılar. Haydi Alpirik start ver, başlayalım zımbırtısı. Sıraladım, galaksiler arası kahve molası verirler mi? Ya da kahve yerine elektrik akımı mı içiyorlar? Dünya'yı incelerken hangi şarkıları mırıldanıyor olabilirler? Uyuyorlarsa rüyalarında galaksiler arası yolculuk ediyorlar mı? vs vs. Daha çok var tabii de, hangi birini yazacağımla ilgilenmiyorum. Onların gözlerinde bizler sanırım tuhaf yaratıklar olabiliriz. Sürekli bir şeyleri tekrarlıyoruz.

Neyse ofiste son bir kaç günüm. Ağustos'ta tatile çıkıyore. Ancak bir yerlere gidesim yok, kralım ve kraliçemin yanına gidip, bol bol temiz hava alıp, havuzun başında spor yapıp bir güzel terleyip ardından havuza atlayıp serinleyip, çıplak ayakla bahçede dolaşıp meyve ağaçların yanına gidip onlara bir güzel temas edip, sonra kraliçe tanrıça annemin 'Aaaalpim yemek hazır, haydi oğlum' seslenmesini duyup, sonra kral majesteleri babamın haydi bi tavla daha atalım, sonra da Metamorphosis alpha kurcalayalım heyecanlarını duyup, akşamları bahçede mangal votka, carlsberg, şarap, rakı eşliğinde kral ve kraliçemle keyif yaparak Have you ever seen the rain şarkısını dinleyip, fazlaca yeğenlerimi kandırıp, kardeşim ve gelin hanıma mandalinaların kaç gözü var, hipopotamların kalbinin içi ne renk gibi sorular sorup, gizlice tarçına sokulup onu kilolu göbüşünden avuçlayıp bir güzel sinirlendirip tıslamasını sağlayarak bu sezonu tamamlamak istiyorum. Daha çok var inanın.

Hazırım hazır.

Konuşamayacağım İsmail!

Bir kap su bırakınız.

Sıcaklarla aranız nasıl gençler? Önerdiğim o armonik besleyiciler işinize yarıyor mu bilmek istedim ehe. Bir kaç blogda gördüm ve ben de müsaadenizle hatırlatmak istiyorum. Evlerinizin, apartmanlarınızın, çalıştığınız iş yerlerinizin önlerine lütfen bir kap su bırakınız, mama da veriniz. 

Bu akşam Dragon dergisinin 95. sayısını tekrar okuyup kendime verdiğim ödülleri hatırlamak istedim. Dragon makaleleri serilerinin tekrar canlandırılmalarında en temel ilke olan o güzelim sayısı. JRR Tolkien amcamın D&D ve Ad&D oyunları üzerindeki etkisi müthiş. Bu dergiyi babamdan nasıl aşırabilmişim onu da anlamakta güçlük çekiyorum, ki kolay olmamıştı. Tolkien'ın Dungeons&Dragons'ın yaratılışı ve daha sonraki gelişimi üzerindeki etki sorusu, Gary Gygax'ın düzenli olarak geri döndüğü bir konu, bunu defalarca okumuştum. 95. sayfasının en önemli özelliği aslında Yüzüklerin Efendisi serilerinin çıkması.

Dungeon&Dragons kurgulayıcısı Gygax, The Hobbit'i çok sevdiğini söylerken, Yüzüklerin Efendisini yavaş ilerleyen, büyüsü beklediği kadar etkileyici olmayan ve hatta finali tatmin etmeyen bir roman olarak değerlendiriyor. Tolkien amcamın buna kesinlikle katılmayacağını bugün hepimiz biliyoruz.

Salondaki masam çok dağınık, üzerinde iki üç gündür Metamorphosis Alpha, onun yanında Tsathogghua'nın diğer bölümleri öylece duruyor. Bir toplantıya hazırlandığım için yarım kalmıştı. Şu anda bile bana bakıyorlar, ancak kıyamayacağım onlara daha fazla. Bu postu yayınladıktan sonra yanlarına usulca dalacağım. 

Bu arada, İdilcik, popartmuseum adında, ileride dev bir görsel frekans olacak olan hoş bir blog başlattı. Blog içerik olarak kısa kısa postlar, görsel sanatlar üzerine sanatsal bir takım materyaller içerecek. Hepiniz davetlisiniz, katkıda bulunmak isterseniz de buyurunuz.

Klibin sonundaki sürpriz gala vibe'a geliyor.

Sürrealizm gibi parçalanan zihin ve bilinçaltının estetikliğini tadalım mı?

Copyright, Olha Stepanian
olhastepanian.com

Son günlerde sürrealist fikirler kuşağı ekseninde dönüp duruyorum. Öyleyse, zihinlerin bedene sığmadığı anlarda sürrealizmle burada merhabalaşabilirim. Liminal frekans tadında merdivenleri kurdum içlerine, düşünceleri tırmandırdım yukarıya doğru. O anlarda insanın kendini taşıdığını düşünürseniz yanılırsınız çünkü sizi taşıyan bilinçaltıdır gençler. Küçük hareketler büyüyen olgularla parçalanmıyor muydu? Fevkalade şekilde! Ve her parça kendini merkez sanmıyor muydu? Olası. İç sesler çoğaldıkça da o sessizlik rock'n roll şarkılarındaki gibi gürültülü hale gelebilir haliyle. Etki tepki meselesi. Ya da Maruv'un klibinin içindeki popo sallama sanatı gibi davetkar olabilir. Ben bu kısmı daha önce bir rüyamda yaşamıştım, gerçek boyut muydu bilemem.

O gün yerçekimi sadece ona uygulanıyordu gibi ve geri kalan her şey bir fikirdi. Dizlerinin altına bırakılmış sandalyeler, henüz oturulmamış anıların iskeletleriydi. Küçük adamlar merdivenleri sırtlayıp geldiğinde, kimse yukarı çıkmak istemedi mesela, çünkü yukarı dediğimiz şey onun omzu olmadı, sadece hatırlamadığı bir anısında duruyordu. Bir adam memelere ulaştığında, oranın aslında bir kapı olduğunu fark etti, dank etti kafası ve kapıyı açınca içeriden kendisi çıktı, merdivenden aşağıya indi.

Dürüst olacağım. Kendi içinde bölünen bir zihin düşündüğümde ve dışarıdan baktığımda onu modern bir sanat eseri gibi görebiliyorum ve her düşüncenin bir ip gibi insanı çekiştirdiği de gözüme kusursuz görünebiliyor. Bir düşünce geride kalmışlıklara, diğerinde olasılıklara, diğerinde hiç yaşanmamış anlara ve diğerlerinde gel git gibi ilerleyebilir. Bu noktada kontrol ettiğin erojen sekanslarına da erişebilirsin. Yani kendini söktüğünü düşündüğün her an belki de fark etmeden kendini inşa ediyorsundur, farkında değilsindir. Böyle şarkı mı vardı lan? 

İnsan libidal üretime başladığında da kendini görebilir, bunu seviştiğim İtalyan hanımefendilere sorabiliriz. Bilinçaltı tek bir gerçeklik olmuyorsa ve üst üste binmiş ihtimallerden oluşan bir sürreal yapıysa e bu durum estetik kuram meselesine de dönüşebiliyorsa tamamen sürreal yapı değildir de nedir zaten?

Algıları bozan bir merkez olarak çoğu kez hislerim ortaya çıktı, bu konuda tecrübeliyim. Gözlerimle gördüğüm tüm figürler de öyle, algıyı bolca miktar bozarlar ve fazlaca gerçekliğin sınırlarını kaydıran bir etki yaratırlar. Fakat onları tanımlayan şeyin doğrudan fiziksel bir çekicilikten daha çok bakışın üzerinde bıraktığı erotik kuram olduğuna inanıyorum, belki biraz abartmış olabilirim, fiziksel çekicilikte fevkalade önemlidir tabii. Algıların parçalanmış hallerini düşünsenize? Bu estetikte olan tüm algılar seni sabit tutmadığı gibi düşünceni sürekli hareket halinde tutan, görüntülerin netleşmediği katmanların içine davet edebilir. Özellikle kendinizi mutsuz hissettiğinizde bu gayette işe yarayabilir, bir miktar alınız, deneyiniz. İşe yarayabilir. Maruv'u dinleyiniz de, anlayacaksınızdır.

Görseller Olha Stepanian'ın harika artwork çalışmalarından.

Bu arada memeler candır evet.

Her şey değişir Guns N' Roses asla değişmez!

Henüz 1,5-2 yaşlarındayken kulağıma dinletilen Guns N' Roses'ı doğal olarak hatırlayamıyorum. Ancak 1993'lerin sonlarına gelirken, MTV'de onları dinlemeye başladıktan sonra gerçekten bu elemanlara nasıl kapıldığımı şık bir şekilde hatırlıyorum. Genç adam, 7 yaşındaki çocukluk ruhu ile Axl'ın sahnedeki asi tavırlar eşliğinde söylediği şarkıları süslü hale getirmesinden memnundu. Hatta gitar seslerinin Slash'in silindir şapkasından döküldüğünü hayal ederdi. O senelerde tüm Dünya'yı kasıp kavuran bu abilerimizin hayranı olmuştum ve daha fazlasını aramaya başlamıştım. İşte o zaman evrenin bana sürekli hazineler sunarak beni bir Guns N' Roses hayranına dönüştürüp komplo kurmuş olduğunu farketmemiştim. Bu hazinelerden biri de 1992'de, bugünden tam 34 sene önce MTV backstage/Tokyo 92 kayıtlarıydı.

Her şey değişir Guns N' Roses asla değişmez
görsel kaynağı: bbc.co.uk

Bu beni daha geniş bir Guns N' Roses dünyasıyla tanıştırdı. Doğal olarak ilk takıldığım kısım Appetite for Destruction olmuştu. Ben doğduktan 1 sene sonra çıkan bu albümün halen daha sert ve canlı durması bana çok ilginç gelir. Ardından Use Your Illusion, eski röportajlar, konser görüntüleri derken sadece şarkılarını dinlemediğimi farketmiştim. Bu adamlar günümüzün Midgard'ında birer devlerdi! Eski backstage görüntüleri ve özellikle 2016 yapımı ''Dünyanın en tehlikeli grubu: Guns N' Roses'' belgeseli ile MTV prodüktörleri coşuyordu, coşturuyordu. Bu belgeseli izlediğim de grubun dağınık ancak marjinal bir serserilik hissinide anlayabilmiştim. 

Eğer şu güne kadar herhangi bir Guns N' Roses belgeseli izlemediyseniz bir göz atabilirsiniz. 2016'daki belgeselleri her zaman en sevdiğim belgesel olarak kalacak ve bu adamlara olan ilgimin uyanışında önemli bir rol oynayacak. 

The White Stripes'ın ham isyanı.

Yumruğunu masaya vuran garage rock'lardan merhaba. The White Stripes'ın elindeki gitarla tek riff ile bir çağ açtığı öyküyü biliyor musunuz? Bizim deli oğlan Jack'in az ancak öz yaklaşımı ile gitarı fazlaca süslediği tavrı marjinal koku gibi geliyor burnuma. 

Yalnız bu elemanlar şarkıyı sadece dinletmekle kalmayıp, hissettiriyorlar. Ayak parmaklarınızın, içindeki ayakkabılardan çıkıp özgürlüklerine kavuştuğunu hayal etmek çok da zor olmasa gerek, özellikle şu yaz sıcaklarında. Ham bir isyanın nane ferağlığı tadında ham kontrolü olabilir mi? Zira bu tavır garajlardan yükselen Alternatif rock dalgasının en marjinal yüzlerinden biri haline geldi. Daha kaotik ve punk kırıntıları taşıyan Billy Talent'ın uzaktan bize göz kırptığı bu dönemlerde Seven Nation Army bir çağ açmıştı. Ekşınlıyoruz öyleyse.

Ve tabii ki bass diye hatırlanan o ikonik coverlı riff'in içinde yüzmeye davetlisiniz, buyurunuz. 


İnsan bedeni Yoga ile nasıl sanata dönüşür?

 

''Dear Adison, somewhere between movement and ofc silence, your work found a place in my imagination. Thank ya so much!''

 

Squat opening

Binlerce yıldır milyonlarca insanın yürüdüğü ve insan bedeninin en eski yol arkadaşı olduğu o yolda ben de yürüyorum bir kaç gündür. O kadar basit değil, Yüzyıllardır sanatın tuvali oldu insan bedeli. Heykeller ona kusursuz oranlar aradı, ressamlar ışığı tenin üzerine düşürdü, Liminal frekans'ta bahsettiğim Boudoir kültürü estetiği zarafetin diliyle yeniden yorumladı. Aynı beden bu sefer Yoga matının üzerine çıktığında bambaşka bir yol sundu insanlara. Sanırım Boudoir ve Yoga bana birbirine yabancı iki dünya gibi gelmiyor. İkisi de bedenle konuşuyor ancak biri fısıltısını dışarıya bırakırken diğeri onu içeriye doğru yankılıyor. Demek istediğim Boudoir, bedenin görülmesini estetikleştiriyor, Yoga bedenin hissedilmesini. Aynı omurga, kalçalar, omuzlar, fakat bambaşka bir anlam. Yoga'yı ilk kez duymuyorum, ilk kez etkileniyorum.

Yogi Squat Opening bana yeni bir hareketten çok, insan bedeninin bana eski bir hatırasını anımsattı. Sanki binlerce sene önce toprağa çömelmiş ilk insanın silueti modern zamanın içinde yeniden nefes alıyordu. Bunun için zihninizi o kadar da zorlamanıza bile gerek yok.

Deep squat stretches

Mesela Deep squat stretches bana bedenin açılmasından çok zamanın esnemesini hissettirdi. Bakış açısı önemli bakış açısı. Zaman esner mi? diye soru sorabilirsiniz zihninize bu çok normal. Ancak bu kesinlikle doğru, dürüst olmak gerekirse ben zamanı esnetebildim. Deep squat insanın kendi içine açılan görünmez bir kapıyı aralaması gibi geldi. Heykeller taşta dengeyi aradı yüzyıllarca, yoga bu nefesin içinde oldu. Nereden baksanız ikisinin arasında kurulmuş bir köprü gibi. 

Son birkaç gündür Youtube amcanın görünmez algoritmaları beni Los Angeles'ın en sempatik insanı Adison Briana'nın videolarına çekti ve ben bu durumdan çok etkilendim. Dürüst olmak gerekirse fazlaca cezbedici evet. İlk başta dikkatimi çeken şey bedenin estetik anlatımıydı. Çizgiler, denge, duruşlar birer liminalite olgularının içinde yüzerken kendimi bolca mitolojik bir varlık gibi hissettim. Çünkü zihnim oradan oraya gitti, durdu, geri geldi, tekrar başka bir şeye başladı. Neiiy Alpirik yoga mı yapıyorsun? HAHA durun bir dk! Yoga yapmıyorum, yogayı zihnimde yaşıyorum. Ancak yapabildiğim bir kaç pozisyonu yapmadım değil hani. 

Seated leg stretches

Ve benim özellikle yapmak istediğim Seated leg stretches pozisyonu.
Yaptım yapmasına da sanki adelelerimden bir yerlerim attı gibi geldi, bir kaç dakika sonra alışmaya başladı. Spor yaptığım halde nefes almakta zorlandım. Kat ettiğim en uzun mesafe gibi gelmişti ilk anda, sonrasında anladım ki kendi bedenime doğru attığım bir kaç santimetreye ulaşmışım. 

İlk bakışta bazı yoga pozları size çağdaş dansı hatırlatabilir, hatta buna Boudoir fotoğrafçılığının dengeli kompozisyonlarını da dahil edebiliriz. Bunun nedeni ise insan gözünün simetriye, akışkan çizgilere ve dengeye hayran olması, e fizikte Adison'un fiziği gibi fantastik ise bu tamamen zihin orgazm'ı dediğimiz olgu içine girebilir. Yoga, zihini liminal, boşluk, daireler ve o estetik açılar. 

İnsanlar bazı yerlerde haritalar göremiyor, bu konuda anlaşabiliriz. Ancak zihnim bazı patikaları haritalarda görünür kılabiliyor. Üretilen bir içerik, kilometrelerce uzaktaki başka bir insanın zihninde bambaşka kapılar açabiliyor. Sanırım bu liminalite tınılarda en çok hoşuma giden durum bu. Adison'un videolarını izledikten sonra böyle bir post hazırlamak istedim, Youtube videolarını ve görsellerini blogumda paylaşarak oluşturacağım bu post için e-mail adresine sevimli bir mail gönderip izin istedim ve Adison Hanım'dan harika bir geri dönüş aldım. Şehrin gürültüsünden, bitmek bilmeyen o bildirim seslerinden ve zihnimin yorulan koridorlarından beni uzaklaştıran Sevgili Adison Briana'ya saygı kuşağı startını vermek istedim bu gece ve de gerçekleştirdim. 

Adison ile Yoga yapmak isteyenler şuraya gitsin bence; Adison Briana | Youtube.com
Ayrıca Yoga eğitim stüdyo şeysi için; floorplayofficial.com

Los Angeles votkasısın diye editliyorum, sen anla.
Chris Stapleton - Tennessee Whiskey

Retro dergilerin estetik hali.

Önceki postlarımda retro dergilerden bahsetmiştim. O posttan sonra meselenin yalnızca içerikten ibaret olmadığını, yüzeyin ve dokunma ihtiyaç estetiğinin insanın gözünde nasıl belirdiğini ve davranışlarına nasıl yansıdığını anlamak oldu. Nasıl ki bir asansörde herkesin Yoga pozisyonunda olduğunu düşünemiyorsak PDF'lerde elbette koklanmaz ve bu bir iddia değil. Bu sadece ofis arkadaşlarıma yaptığım PDF'yi koklamalısın goygoyu. Belki siz PDF'yi koklayabilirsiniz ehe.

Vakit buldukça eski kapaklara bakıyorum. Cosmopolitan kapağındaki kadın bir şeyler anlatmıyor, anlatmak zorunda da değil. Bakışı bir cümle de kurmuyor ancak seni o cümlenin içine yerleştirebiliyor. Minimal nesne ve maksimal etki dediğimiz şey fazlaca görülüyor. 

La Vie Parisienne'de gerçeklik sanki askıya alınmış gibi. Oradaki nesnesel kavramlar dünyaya ait olmadığı gibi dünya onlara ait olabiliyor. Perspektif'in insan hayatında bu kadar önemli olduğunu görebilirsiniz. Hafif eğilmiş ve beden dili bilinçli şekilde anlatılmış. Zaten La Vie Parisienne bunu çok iyi beceriyor.

Ve tabii ki Moulin Rouge afişi. Borges'in labirentinde kalemini kaybeden bir kütüphaneciyi zihnimde çok basit tasarlayabilirim ancak Moulin Rouge kısmı biraz farklı. Tek bir odak yok, gözün nereye bakacağını seçemiyorsun. Estetiğin burada sadeleşmediğini ve tamamen çoğaldığını bariz şekilde görebilirsiniz. Bu arada harika bir filmdi. Moulin Rouge, blogda daha önce bahsettiğim Burlesque kültürünün o dönemler ev sahipliğini yapan müthiş bir yerdi. Moulin Rouge'u popüler yapan, sahnesinde egzotik hanımefendilerin mizahsal ve biraz da erotik dans şovlarıydı.

Bugün sanırım tüm görsellere bakma hız süremiz belki de milisaniye. Sanırsın Lunaparkta hız treninin ortasında çay servisi yapılması. Ancak 1930-40'lı tarihlerde öyle değildi, ki bu retro dergi kapaklarının farklı bir havası var. O tarihlerde bu görsellerde bir gölge yapmanın bile ne kadar sürdüğünü düşünüyorum. Gerçekten büyük bir uğraş.

Görseller eski tarihlere ait vintage tarzındaki görselleri sunan madmenart.com sitesinden.

Isı kontrolündeyim, sıcaklığını ver gitsin.

Etraf fazlaca ısınmaya başladı. Geceleri serinledikçe daha çok ısınacağa benziyor. Kapitalizm her halükarda ısındırıyor etrafı yani. Dış dünya tarafında şimdilik bir problem yok, yok da kendi ısımızı da dengeli şekilde tutmak ve günlük akışın o liminal baskılayıcı etkisini kırmak için size bir takım armonik besleyiciler öneriyorum müsaadenizle.

İşe başlamadan önce, Midgard'ın gün doğumuna ulaştığınızda tok karnınıza şunları alabilirsiniz, afiyet olsun. 


The Offspring - Gone Away
    
The Distillers - The Hunger
Santiano - Doggerland
    
Stone Sour - Through Glass

Çizgilerden perdeliğe 'Sex in the comics' vardı bir ara.


50-60'lı seneleri okuyarak duyarak öğrendik. Zaman tüneli açılmış gibi anların olduğu, çeşit çeşit akımların başladığı kimi zaman hoş, kimi zaman saçmalık denilecek türden akımlar. Bugün geriye dönüp bakınca, 1972 senesinde neredeyse tuhaf bir kültürel dipnot gibi duran bir yapım ortaya çıkmıştı. Sex in the Comics! Ondan önce, sinema tarihçilerine göre Bat-Pussy adlı oldukça amatör bir porno parodi bulunuyordu. 1960'ların Batman dizisine sözde tiye alma olarak çekilen bu yapım, çoğu kaynakta izlenmesi zor kategorisine konuldu, haklı olarak.

Düşük bütçeli, anonim oyuncularla ve büyük ihtimalle Texas civarında çekilmiş bu iş, çok ilginçtir ki bir tür erken dönem süper kahraman erotik parodi furyasının da başlangıç noktalarından biri olarak görülüyor.

Sex in the Comics, bu çizimlerin bir kısmını doğrudan sahneye taşıyor. Bölümler, orijinal kapak çizimlerini taklit eden başlık kartlarıyla açılıyor ve hikayeler neredeyse birebir içeriğe sadık kalacak şekilde oynanıyor. Ortaya çıkan şeyi, sadece bir erotik film olarak görmek yersiz. Çünkü istemeden de olsa çizgi roman tarihine dair tuhaf bir arşiv gibi duruyor. Düşük sanat ve kültürel bir yansıma.

Popüler kültür ne zaman çizgiden çıkar ve kendi karanlık parodisini üretmeye başlar? Bilinmez. Dürüst olmak gerekirse bilinmesini çok isterim. Ve tabii ki bir şeyi tiye almayı bu kadar berbat şekilde bize gösteren senaristlerle yüz yüze konuşmak isterdim.

Bitene kadar ıslık öttürene soğuk soğuk bira ısmrlayacağım.

İskandinav mitolojisi - Jötunheim: Devlerin Diyarı. #5

Thor, Jötunheim sınırları içerisinde Thrym ile.

Sıcakların daha da yaygınlaştığı şu günlerde Asgard'dan sonra Jötunheim diyarına gitmeye ne dersiniz? Şu konuda anlaşalım, İskandinav mitolojisinde iki çeşit diyar var. Bunlardan biri haritalarda yer kaplıyor, diğeri insanların korkularında. Jötunheim ikinci türden bir yer. Dağları bulutlardan daha yaşlı dersem abartmam, eh nehirleri de tanrıların hatırlamak istemediği kadar soğuk. Asgard'ın altın salonlarından bakıldığında bir devler ülkesi gibi görünüyor belki fakat Kuzey rüzgarları başka şeyler fısıldıyor insanın kulağına. Burası kaderin en tehlikeli tohumların filizlendiği kadim bir topraktır arkadaşlar, saygılı olalım.

Bu olağanüstü fantasik yerde, Jötnarlar (devler), Troll benzeri yaratıklar, dev kurtlar ve canavarlar, dev kartallar, yılanlarda yaşıyor. Tanrı ve tanrıçalar bile bu topraklara adım attıklarında kılıçlarından önce dikkatlerini kuşanmak zorunda kalırlardı. Dikkatleri kuşanmak! Bu diyarın toprağı bile kendi başına ürpertici görünüme sahiptir. Taşları konuşur, her dağın gölgesinde bir tehdit saklanır. Çünkü Jötunheim ve Asgard arasındaki sınır yalnızca iki diyarın sınırı olmadı, tanrılar ile devler arasındaki kadim mücadelenin de çizgisiydi. Ayrıca bu diyarın rüzgarları sadece kar ve sis taşımadı. Ymir'in kanlı felaketinden kurtulan ve dev soyunun devamını sağlayan BergelmirFenrir, Jörmungandr ile Hel'in annesi olarak anılacak Angrboda,  Thor'un çekicini çalacak kadar cesaretli olan Thrym, tanrıları bile yanıltabilen Utgard-Loki (bildiğiniz Loki değil), üzerinde dağların soğuk yalnızlığını üzerinde taşıyan dev kraliçe Skadi'nin ayak izleri ve diğer nice devlerin hikayesi Jötunheim'ın taşlarına çoktan kazınmıştır. 

Jötunheim'da bizi radarına alan baba-oğul.

Tüm bunların öncesinde Jötunheim'in hikayesi ilk dev olan Ymir ile başladı. Evren henüz şekillenmeden önce buz ve ateşin arasında doğan kahramanımız Ymir, dev soyunun atası olmuştu. Onun ardından gelen nesiller ise zamanla bu vahşi diyarın dağlarına, vadilerine ve sisli ufuklarına yayıldı. Böylece Jötunheim, devlerin yaşadığı bir yerden çok ilk varlıkların mirasını taşıyan kadim bir yuva haline geldi. Gastropnir'in sessiz duvarları, Thrymheim'in soğuk zirveleri, Utgard'ın görkemli kaleleri ve Demir Orman'ın karanlık ağaçları yüzyıllar boyunca sayısız efsaneye tanıklık etti. Yggdrasil'in devasa dallarında Jötunheim, kaosun ve vahşi doğanın nefes aldığı kadim duraklardan bir yer haline geldi. Asgard'ın düzenine karşı duran bu diyar, evrenin dengesinde tam olarak karanlık bir gölgeden ziyade aksine düzenin karşısındaki diğer yüzdür esasında. Çünkü İskandinavlar için evren devlerin fısıltılarından da oluşuyordu. Ayrıca bu diyarda mitolojideki en büyük ve en çılgın Vimur Nehri'de bulunmakta, bir o kadar da tehlikelidir.

Thor, Nesir edda'da Vimur nehri için şunu zerk eder;
''Daha fazla akma Vimur, çünkü seni geçmek zorundayım. Sen büyüdükçe benim içimdeki tanrısal güç de göklere kadar büyüyecek, daha fazla aktığında beni yeneceğini düşünme.''
______________________ 

Loki'yi Loki yapan maceralarda aslında bu toprakların gölgesinden çıkıyor. Kendisi tanrıların arasında yaşasa da dev soyundan gelen bir varlıktır ve içinde hem Asgard'ın zekasını hem Jötunheim'ın kaosunu taşıyor. (Loki amca harika bir post konusudur haliyle.) Bu yüzden Loki hiçbir zaman tamamen bir tarafa ait olmadı, ki iki diyarın arasında yürüyen en tehlikeli yolcu oydu. 

Ve geldik o gizemli anlara. Sanıyorum ki, Jötunheim Ragnarök için oluşturuldu. Konuya hakimseniz eğer malumunuz Ragnarök geldiğinde Jötunheim'ın sessiz dağları yeniden yankılanacak. Devler, tanrılara karşı son yürüyüşe hazırlanırken Loki de bu büyük çatışmanın merkezinde yer alacak. Asgard'ın altın salonları ile Jötunheim'ın soğuk vadileri arasındaki hesaplaşma, evrenin son perdesinde kapanacak. İzleyeceğiz.

Tüm bu düşünce sekanslarıma istinaden aslında Jötunheim'a sadece korkunun diyarı olarak bakmak büyük bir haksızlık olur, zira devler her zaman yıkım tarafında bulunmadılar. Onlar doğanın vahşi gücünü ve evrenin eski hafızasını bolca miktar temsil etti. Düzenin devam edebilmesi için karşısında duran kaosun da nefes alması gerekir. 



Gylfaginning'in 31-40 anlatılarından;

Jötunheim'ın karanlık topraklarında,
Angrboda'nın yanında doğdu üç kader çocuğu.
Fenrir kurt, Jörmungandr yılan,
Hel ise ölülerin sessiz kraliçesi oldu.

Tanrılar duyunca bu kehaneti,
Üç çocuğun getireceği felaketi gördüler.
Odin gönderdi elçilerini,
Jötunheim'ın derinliklerinden onları almaları için.

                                            ______________________  


Sözlük:
Angrboda: Jötunheimlı dev bir cadı, Loki'nin eşi.
Loki: Angrboda'nın eşi, malumunuz entrika üstadı.
Fenrir: Angrboda ve Loki'nin erkek çocuğu.
Jörmungandr: Midgard'ın denizlerinde yaşayan dev bir yılan. Angrboda ve Loki'nin erkek çocuğu.
Hel: Angrboda ve Loki'nin kız çocuğu. Helheim'da yaşıyor.
Bergelmir: Ymir'in soyundan gelen ve eşi ile kurtulan dev.
Skadi: Avcılık, kayak ve dağlarla ilişkilendirilen dev tanrıça.
Thrym: Mjöllnir'i çalan ve Freyja ile evlenmek isteyen buz devi
Utgard-Loki: Thor'u ve arkadaşlarını yanılsamalarla sınayan dev.
Ragnarök: Kıyamet.


Jötunheim'a yapılan haksızlıklara ve yaptığı haksızlıklara biraz bağıralım.

Batwoman 2026 #1

Çizgi roman raflarından kaybolmayan Batwoman Kate Kane ablamızın kuşağında yüzdükten sonra Batwoman 2026 #1 üzerine seriye başlamak istedim. Greg Rucka'nın modern Batwoman yorumunu merak ediyordum ki bu solo başlangıç olarak tam ideal. Batwoman DC Comics evreninin en popülerlerinden biri ve çoğu insan tarafından bekleniyordu, ancak beklentiyi karşıladı mı, ilk sayı olarak asla. 

Giriş olarak klasik bir Batwoman macerasından biraz farklı yerde durmuş. Gotham'ın çatılarından önce Yunanistan'daki soğuk koridorlar refere alınmış. Aslında bu tercih güzel bir hava katmış çünkü Kate Kane'i yeniden geride kalmışlıklarının içinde dolaştığını bolca görüyoruz ki güzel bir tatta nostalji gibi. Beth bölümünün dışında Sidaris'le olan sahneleri bence sayının en güçlü tarafı. 'Acı bitmez Sidaris, acı bitmez' 

Beth'in dahil olmasıyla hikaye aniden başka bir yöne kırılmış, açıkcası burada en bilindik beni benden alan temaya giriyoruz, aile travması! Beth Kane'in alter egosu Alice her zaman ki gibi kaosun içinde, ancak ablamız o çok sevdiği jartiyerini giymeyi unutmamış. Dünyanın sonunu getirmek isteyen kötü insan sayısı fazlaca, fakat bir kahramanın kendi ailesinden birini kurtaramaması fikri her daim rahatsız edici, üstelik sen bir Batwoman isen. Anti-Life bölümünde bolca göndermeler kurgulanmış, ancak bazı bölümlerde tehdit hissi biraz daha güçlü kurgulanabilirdi. Çünkü Kate ve Beth arasındaki kişisel çatışma çok kuvvetli. Yine de Anti-Life fikrinin bu sayıda yer alması ilginç bir tercih olmuş. 

Batwoman 2026 #1 kusursuz bir başlangıç mı? Bence değil. Bazı noktaları biraz daha derinleşebilirdi. Açıkcası şunu da hesaba katmakta fayda var, çıkan her ilk sayı aslında neyin nasıl başladığını gösterdiği için ilk sayılarda bir şey beklememek en doğrusu. 2015'de ki Batwoman'ın ilk sayısını hatırlıyorum da sonraki sayılarda Greg amca ara ara müphem davranışlarda bulunsa da kurgu konusunda seviye atlamıştı. Şimdilik Kate ablamızın eski yaralarının halen daha kanadığını görmek şeklinde ilerliyor. İkinci sayısını indirdim, bir kaç güne onu da bitiririm sanırım.



Stevens amca sizi dansa davet ediyor.

A Knight of the Seven Kingdoms 1. sezon incelemesi: Westeros’un en sıcak hikayesi

A Knight of the Seven Kingdoms 1. sezon incelemesi: Westeros’un en sıcak hikayesi
A Knight of the Seven Kingdoms
A Knight of the Seven Kingdoms bildiniz mi? Westeros evreninden iki sene ayrı kaldıktan sonra, bu kez A Knight of the Seven Kingdoms ile tekrar bize merhaba diyen ve Westeros'u yaratan George R. R. Martin'e saygılarımı bırakıyorum. 

Game of Thrones'un 90 küsur sene öncesinde olan bu dizi eğlenceli ve kaçınılmaz aksiyonlar, bazen aşırıya kaçarak karakter şakalaşmaları ve müstehcen bir komediyi barındırıyor içinde. Herşeyden önemlisi kralların ve prenslerin hayatlarından daha gerçekci ve iki sevimli karakter tarafından yönetiliyor. Diziye başlamadan önce bolca ejderha göreceğimi sanmıştım, ancak böyle bir şey olmadı.

Farklı kıtalarda bolca miktar karakterlerle bizi eğlendirmek yerine dizi iki kişiye ve onların temas kurduğu kişilere odaklanıyor. George RR Martin amca ortaçağ kültürüne borcunu her zamankinden daha fazla vurgulamış gibi görünüyor ki bir ejderhadan ve bazı terminolojiden bahsedilmesi dışında. Wreck dizisinden tanıdığım Claffey, bir şövalye ama üzgün dev olan Sör Duncan'ı canlandıryor. İsmini hak ediyor çünkü herkesten daha uzun boylu. Ancak en sevdiğim özelliği ise dürüst, nazik ve cana yakın tavrı.

Dunk, senelerce Pennytree'li ve sürekli sarhoş olan Sör Arlan'ın yaveri olarak başladığı bu yolculukta, Arlan'ın ölümü sonrası tam teşekküllü bir şövalye olmak için uğraşıyor. Yolculuk sırasında Egg adında bir çocukla tanışıyor ve bu çocuk hizmetkar olmak için fazlaca eğitimli olmasına rağmen kısa sürede anlaşılıyor ki soylu bir aileden geliyor. Ancak Egg, Dunk'ı sevmişe benziyor ki onun yaveri olmak istiyor. Tales of Dunk and Egg kitabında Egg'in sonunda kral olacağı ilan edilmişken, bu kehaneti dizide duyuyoruz. Egg gerçekten çok iyi oynuyor. Kesin ve net şekilde bir üslubu var ve Dunk'a bazı kısımlarda resmen akıl veriyor. Bu gibi dialoglarda da diziye canlı zemin oluşturuyor. 

Ve tabii ki bir gün Storm's End lordu olacak olan Sör Lyonel Baratheon'da var. Turnuva öncesi kafasına dev boynuzlar takan Lyonel, fazlaca içiyor ancak kendini kaybetmiyor ve güzel şekilde dans ediyor. Ayrıca Dunk’a da ilgi duyuyor. Dunk'ın açık sözlülüğüne, dürüstlüğüne ve yemek sevgisi karşısında büyüleniyor ki Game of Thrones'da ki Robert Baratheon içkiyi, dansı ve kadınlara düşkündü. Lyonel'de öyle, ancak aralarındaki fark Lyonel'in marjinal bir tipleme olması. Zaten kafasına o dev boynuzları taktığı vakit bitmiştir benim için konu. Ve bu arada Lyonel'in Dunk'a olan ilgisine şaşırmamak gerekir, çünkü Dunk daha önce Westeros evreninde gördüğümüz figürlere benzemiyor. Dunk bir entrikacı değil, oldukça nazik ve kibar bir tipleme. Westeros dünyası ahlaki açıdan gri karakterleri ve usta manipülatörleriyle tanınır, Lyonel'de bu farkı görmüş. Ayrıca Bu dizi, üç dakika içinde Baelor'un neden harika bir kral olacağını, HotD'nin iki sezonunda Rhaenyra'nın iyi bir kraliçe olacağını söylemesinden daha iyi gösterdi.

A Knight of the Seven Kingdoms 1. sezon incelemesi: Westeros’un en sıcak hikayesi
A Knight of the Seven Kingdoms

Dizi kesinlikle yoksulları, dezavantajlıları konu alıyor. Onların çamurlu ve rahatsız edici hayatlarından kesitler sunuyor. Argo kelimeler diziye ekstra canlılık katıyor. Demir Taht etrafındaki güç mücadelesinden ziyade sıradan hayatlarla ilgili. Bence dizinin asıl başarısı son derece gerçekci görünen bir mekan yaratılmasında yatıyor ve bu mekanda yalnızca bazılarının güvenilir olduğu diğer karakterlerin ise kurnaz oldukları bolca vurgulanılıyor. Dizinin içindeki tüm savaşcıl mücadeleler tek bir mekan olan mızrak dövüşü turnuvası etrafında dönüyor. Sanırım sezonlar sonrası savaşlarda başlayacaktır. 5. bölümde o mızrak dövüşü bazılarınızın kaldıramayacağı bir mücadeleye ev sahipliği yapıyor. Bu ünlü 5. bölümde Dunk'ın masum bir kızı korumak için Aerion Targaryen'e saldırması sonrası Yedi kişilik bir duruşma yaşanıyor. Game of Thrones'un ünlü dövüş sahneleri kadar yoğun. 

Dizinin ikinci sezonunun çekimleri Kuzey İrlanda'da başlamış. Aslında bu durum HBO'nun Westeros'u yalnızca dijital ortamlara değil, gerçek manzaralara dayandırma geleneğini sürdürüyor. Burada HBO'a bir parentez açmak gerekir, kurgu konularında gerçekten son zamanlarda harika işler yapıyorlar. Önceki hafta V for Vendetta'nın dizi uyarlamasının da geleceği haberlerini almıştık ve onlar için kayda değer şekilde saygı bırakıyorum. 

Görsel kaynakları: IMDb

Beğendiğim soundtrackler;
 

Jörmüngandr: Midgard yılanı'nın hikayesi

Jörmüngandr: Midgard yılanı'nın hikayesi
Jörmüngandr: Midgard yılanı'nın hikayesi

İskandinav mitolojisi temasından merhaba. Size birkaç sorum olacak. Denizin dibinde uyuyan bir yılanın tüm tanrıların uykusunu kaçırabileceğini söylesem inanır mıydınız? Bir canlı neden daha büyümeden tehlike ilan edilir? Ya da çocuklarınızdan biri Jörmungandr gibi olsaydı ve kıyamet provası yaptığını düşünebilir miydiniz? Veyahut Thor'un en büyük düşmanının bir yılan olması sizce de biraz ilginç değil mi?

Bazı anneler çocuklarına masal anlattılar, bazıları masalların içine çocuk bıraktı. Ancak İskandinav mitolojisinde durumlar biraz farklı. Bazı ailelerin soy ağacında isim taşımadığını ve kader taşıdığını bilmelisiniz. Jörmungandr'ın hayatı Loki ile dev anamız Angrboda'nın karanlık birlikteliğinden doğan üç farklı mirasla başladı. Bu hikayenin ilk adımları ise devlerin kadim diyarı Jötunheim'ın gölgeleri arasında atıldı. Bir tarafta zincirleri kıracak olan Fenrir, diğer tarafta ölülerin sessiz tarafına gönderilecek Hel vardı. Ancak denizlerin altında büyüyerek dünyanın etrafına sarılacak olan Jörmungandr, bu karanlık mirasın en büyük halkası olacaktı ve oldu da.

Felaketler kapıya gelmeden önce haber gönderen bir kuzgunumuz yok, fakat Asgard'ın tanrı ve tanrıçaları bu haberin ağırlığını Jörmungandr daha doğmadan önce zaten biliyorlardı. Onu henüz küçükken bir çam ağacına bağlasalar bile gelecek korkularını bastıramamışlardı. Karşısına çıkanlara savurduğu karanlık zehir hedefini bulamadı belki fakat mesajı çok netti. Denizlerin dibinde büyüyen bu yaratık bir gün zincirlerden, ağaçlardan ve korkulardan daha büyük olacaktı. İleride yakışıklı Thor abimiz Midgard topraklarına sık sık uğrayacak ve Jörmungandr ile denizlerin içinde defalarca kez karşılaşacaktı. (Sonraki postlarda ekleyeceğim)

Aslında tanrıların korktuğu gelecek, küçük bir yılanın denizin derinliklerine bırakılmasıyla başlamıştı. Jörmungandr insanların yaşadığı Midgard'ın çevresindeki sularda büyüdükçe sıradan bir yaratık olmaktan çıktı. Koca denizin içinde kaybolan bedeni zamanla dünyanın sınırlarına ulaştı ve kendi kuyruğunu tutan devasa bir yılan haline geldi. Bu yüzden Jörmungandr, İskandinav mitolojisinde Midgard Yılanı olarak anılmaya başladı.

İskandinav mitolojisinde görebileceğiniz her şey tek başına yaşanmıyor. Bütün kederler, felaketler ilk post'ta bahsettiğim Yggdrasil'in kökleri ve dalları arasında şekilleniyor. Jörmungandr ise bu büyük evren ağacının çevresinde dönen düzenin karşısında duran, kaosun ve sonsuz döngünün en güçlü sembollerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Öyleyse biz de bu kaos için Midgard'ın derin sularına Jörmungandr'ı beslemek için bolca miktar yem bırakalım.

Kahramanımız Jörmungandr'ın da beklediği bir gün var. Ragnarök geldiğinde annesi Angrboda'ya ve kardeşleri Hel ile Fenrir'in yanına koşabilmek için denizlerin sessizliği bozacak, Midgard'ın sularını kabartıp bu dev yılan yeniden yüzeye çıkacak. Söylencelere göre zehriyle gökyüzünü karartarak kaosun orduları arasında yerini alacak ve tanrıların son savaşında eski düşmanı Thor'un karşısına çıkacak. 

Jörmungandr ile Thor'un spoiler olmadan karşılaşması;

Ufak bir animasyon;

Puddle of Mudd ve radyo estetiği.

Puddle of Mudd'un radyo frekansı


Gençler bar taburelerinin altında unutulmuş sigara izmaritleri gibi yaşayan şarkıları bilir misiniz? Gayette kirli ve mağrur olurlar ancak sabaha kadar ayakta durabilirler. Come Clean albümü öyle bir dönemin çocuğu olarak frekanslarımıza yayılmıştı. 

2000'lerin ortasında Amerikan otoyollarında dolaşan post-grunge ve southern kırıntıları, aylak motellerin altında sürtünürken Puddle of Mudd direksiyonu biraz daha yorgun insanlara kırdı ve o kirli dürüstlüğe merhaba dedi. Theory of a Deadman radyoculuğunun arasında sıkışmış bir rock'n roll motor durağı günlüğü gibiydi adeta. Buna Buckcherry'nin artıklarını da ilave edebiliriz. Fazlaca cilalı değildi elbet, zaten güzel tarafı da buydu. 

Aynı dönemlerin daha garaj ve punk depresifliğinde ise tanışmış olduğunuz Billy Talent gibi gruplar farklı bir enerjiyle sahneyi taşıyordu. Bir süre sonra bu tarz gruplar büyük dalganın içinde kayboldu. Fakat geceleri uzun yaşayan insancıklar bu dalganın içinde sörf yapmayı çok iyi biliyorlardı. She hates me zihninden örtmenlerin sınavlarla boğduğu öğrencilere, kapitalizm karşısında işeyerek çalışan tüm emekçilere, konserlere gidemeyen gençlerimize ithafen diyelim mi? 

Kontağı kapatmayın derim, daha yol uzun. Ulaşacağımız yorgun insanlar haliyle fazla.

Burlesque: Egzotik bir kültür mü?

Avrupa'nın eski tiyatrolarında dolaşan ve gösterişli kostümlerin ardına gizlenmiş o farklı dili fark edenlerden misiniz? Öyleyse lütfen buyurunuz. Hatta edenlerden değilseniz bile buyurunuz. 19. Yüzyılın ortalarında Avrupa'da mizah, dans ve tiyatral estetikliğini bir araya getiren bir sahne sanatı çoktan doğmuştu bile. Burlesque! O tarihlerde yaşamadığımız için bilmiyoruz ancak ben estetik algıma bolca güzel ikramlarda bulundum. Burlesque'in ışıltılı kökenlerinin oluşturduğu o boşluklarda zihinleri ile dans eden bir çok kişi vardı. Toplumsal normlara ince bir alayla yaklaşan bu gösteriler, zamanla Kabare kültürünün ayrılmaz bir parçası haline geldi. Ülkemizde bu tip sahne performanslarının olduğu bir yer hayal edin ve insanların atom parçacıklarının içinde dans etmeleri ile konuşan bir kitle olduğunu varsayın. 

Burlesque
Burlesque gösterisi.

Avrupa'da o tarihlerde başlayan bu farklı sanat kültürü, egzotik hanımefendilerin giymiş olduğu büyüleyici tüy boalar ve kostümleri performansların cazibesini artırıp sahnede kült bir estetiklik anlayışı sunmaya başlamıştı. Bu gösteriler göz alıcı bir eğlencelikten çıkıp mizah ve ironiyle toplumsal normlara ince bir dokunuş yapan bir ifade biçimi haline geldi. Eh bu sevgili hanımefendilerde tiyatral atraksiyon yeteneklerini ön plana çıkartıp o döneme ait popüler kültüre merhaba demiş oldu. Takdir edersiniz ki o dönemin katı kurallarını doğrudan bu dans ile yıkmak fazlaca marjinal bir şeydi. Liminal frekans'da bahsettiğim konu da buydu. Estetikler kaybolmadığı gibi biçim değiştirebiliyor.

Modern Burlesque, haliyle günümüzde tek başına nostaljik bir sahne sanatı değildi, ek olarak beden özgürlüğü, çeşitlilik ve mizahın kutlandığı bir performans biçimi olarak yeniden kategorize edildi. 1950'lilerde TV'lerin popüler hale gelmesi ile biraz geride kaldı bu kültür, buna rağmen salonların loş ışıkları altında gramofonun cızırtılı melodileriyle birleşip günümüz mizahını egzotiklik ve ironi ile birleştirmeye devam etti. Kahkahalarını korselerin içine saklayıp sahneye ince bir alay bırakan ve bu kültürün öncüsü olan hanımefendilere bir de biz kocaman merhaba diyelim.

Bir sandalye çekin kendinize, gösteri başladı.

Liminal Frekans: Gerçeklik ile düş arasında sıkışmış estetikler

Liminal Frekans: Gerçeklik ile düş arasında sıkışmış estetikler

Bir süredir fark ediyorum ki bazı estetikler görünmez olsa bile zihnin bir köşesinde kalıcı bir frekans gibi varlığını sürdürüyor. Dün geceki gibi, rüyama bir burlesk performans sanatçısı hanımefendi geldi, bir kaç kelime söyledi sonra gitti. Üzerimde kültürel akımların tuhaf bir huyu var. Ortaya çıktıkları dönemleri çoktan geride bırakmış olsalar bile etkileri kaybolmuyor. Burlesque (sahne ve performans estetiğine dayalı tiyatral bir akım), Boudoir (mahremiyet ve içsel estetiği öne çıkaran görsel dil), Sürrealizm (bilinçdışı ve mantık dışı sembolleri merkezine alan sanat yaklaşımı) ve daha birçok akım bugün halen daha farklı biçimlerde yeniden insan zihnine girebiliyor. Burlesque'in tiyatral dünyası, Boudoir'un mahrem ve egzotik atmosferi, Sürrealizm'in mantığı bozan sembolleri, ya da Fütürizm'in geleceğe saplantılı hayalleri farklı yerlerden geliyor gibi görünse de insan algısında aynı çekim alanına dokunuyor. 

Bu yüzden estetik akımları tek başına sanat tarihine ait sabit başlıklar gibi okumamak lazım. Mesela Sürrealizm postumda bahsettiğim frekanslıkta bu olabiliyor. Daha çok zaman içinde şekil değiştiren kültürel kodlar gibi çalışıyor. Her dönem kendi görsel dilini üretiyor, eski sembolleri yeniden yorumlayabiliyor. Bugün internet estetiklerinde gördüğünüz birçok şeyin kökünde de bu eski akımların izleri var. Öyleyse liminal space görselleri, vaporwave'in nostaljik bozulması ya da gotik estetiklerin dijital yeniden üretimi bu sürekliliğin güncel örnekleri diye düşünebilir miyiz? Evet! Yani demek istiyorum ki, estetik sadece görsel bir tercih olmaktan çıkıp insan algısının nasıl çalıştığını anlatan bir sisteme dönüşüyor. Çünkü insan zihni bazı görsel kodları tamamen silmiyor, farklı dönemlerde farklı formlarda yeniden zihnimize çağırabiliyoruz. Ve gün boyunca zihinlerinizin içinde yüzen olguların kültürel akımların içinde de olması elbette söz konusu, çünkü kültürel akımlarda yeniden çağırma mekanızmasının isimlendirilmiş halleri gibi gayette şık şekilde okunabilir. 

Estetik akımları kalıcı yapan şeyin tam olarak bu olduğunu düşünüyorum. Bir dönemin içinde doğsalar bile o dönemin içinde kalmazlar. Sanattan internete, modadan görsel kültüre kadar uzanan yolculuklarında sürekli biçim değiştirir, yeni isimler ve yeni yüzler edinirler. Ancak dikkatli bakıldığında, en eski sembollerin bile halen daha farklı frekanslarda yaşamaya devam ettiği görülebilir.

Ne olursa olsun hiçbir şey gerçekten kaybolmuyor, bolca miktar biçim değiştiriyor, başka bir çağa merhaba diyor. Sanıyorum rüyamdaki burlesk performans sanatçısı, o gizemli hanımefendi, bana bir frekans gönderdi.

Öyleyse benden o'na gelsin;

V for Vendetta dizisi geliyor. Hazır olun!

Popüler kültürde maskelerden daha büyük hale gelenlere kocaman alkış yapalım. Eskiden distopyaları geleceğe dair mistik bir güç egzersizleri olarak izlerdim, bugünlerde bültenlerle aralarındaki farkı bulmaya çalışıyorum. Guy Fawkes'ın en başarılı örneği V, senelerdir bu adamın torunlarının hafızalarına sızdı. Görünüşe göre V kendi mitolojisini kurdu ve tekrar yüzeye çıktı.

Daha önce HBO ve Craig ikilisinin Baldur's Gate uyarlamasıyla beni heyecanlandırdığından bahsetmiştim. Kafan gövdenden daha büyük Lili'de birkaç kelam etmiştim. Şimdi ise sırada başka bir haber var gençler. İster geliyor gelmekte olan deyin, ister keyfim yerinde deyin, her ikiside olur. Çünkü V for Vendetta'nın dizisi geliyor. Yeni bir distopya temalı evrenin TV'lere taşınması her zaman ilgimi çekmiştir ancak V for Vendetta'nın ben de ayrı bir yeri var. Bu yüzden bu haber son zamanlarda duyduğum en keyifli gelişmelerden biri oldu.

İlgilenenler varsa bir bakabilir; V for Vendetta 

Sonra da beni şu klibin içine atabilirsiniz.

Mini etek yok ancak yine de en havalısı Batwoman!

Mini etek yok ancak yine de en havalısı Batwoman!
Batwoman

Batwoman, kuşkusuz Yarasa Ailesi'nin en sıra dışı üyesiydi. En az iki Batman, sayısız Robin ve birkaç Batgirl ile rekabet etmek zorunda olduğunu düşünürsek, bu oldukça önemli bir şey tabii. Ancak Kate Kane ablamız farklı ve özeldi. Detective Comics'teki zamanında basın da dahil olmak üzere büyük ilgi gördü diyebilirim. Neden mi? Çünkü Kate Kane, kendi çizgi roman serisine sahip ilk lezbiyen süper kahramandı (ve sıradan bir seri değil, fazlaca marjinaldi!) 

Dahası yazar Greg Rucka, Kate için gerçekten etkileyici ve büyüleyici bir hikaye yarattı. Bununla birlikte J.H. Williams III tarafından şekillendirilen serinin sanat tarzı da aynı derecede etkileyiciydi bana kalırsa.

Uzun bir bekleyiş ve iki ertelenmiş yayın tarihinden sonra Batwoman nihayet dönmüştü ki bu sefer kendi adını taşıyacak bir seride yer aldı. Ne yazık ki DC'den ayrılan Greg Rucka amca'nın yönetmenliğinde değildi tabii bu durum. Bunun yerine JH Williams III sadece çizimleri tasarlamakla kalmayacak aynı zamanda W. Haden Blackman ile birlikte hikayeleri de yazacaktı. Bu yüzden yedi gözle beklemiştim. Çünkü çizgi roman temalarında kadın karakterler inanılmaz derecede diğer içeriklerden sürükleyici şekilde kurgulanıyor. Kadın karakter odaklı çizgi romanlar ilginizi çekiyorsa, daha önce yayınladığım Suzie ve Ginger çizgi roman incelemesine de göz atabilirsiniz gençler. Ve lütfen çizgi roman okuyun, okutun. 

Süper kahraman Moda Haftası'nı sonlandırırken, DC Women Kicking Ass'in yazısı Batwoman'a (alter egosu Kate Kane'e de olabilir) ve stiline adanmıştı. Şu görsellerin bile o tarihlerdeki netliği beni benden alıyor. Keyfini çıkarın! 

Elizabeth Johns da Batwoman'ı bu kadar etkileyici bir karakter yapan unsurlardan biri olan kıyafetlerini ele almıştı. O tarihlerde serinin üzerine Elizabeth'in zerk ettiği şu notları eklemişim. 

''Birkaç yıl önce (yeniden) çizgi roman okumaya başladığımdan beri beklediğim bir şey var. Günlük giyiminde stil sahibi bir kadın. Ve çizgi romanlardaki kadınların giyim tarzından bahsetmiyorum, bu tarz genellikle fantezi tiplerini (femme fatale, seksi üniversite kızı, neredeyse düğmesiz bluzlar, mini etekler ve topuklu ayakkabılar ve cilveli kedi stili) dolduruyor ve gerçek hayattaki birçok kadının giydiği tarzla uyuşmuyor. (Yine de yanlış anlamayın, birçok kadın da böyle giyiniyor). Şöyle söyleyeyim çok fazla kadın araştırmacı gazetecinin mini etek ve topuklu ayakkabı giydiğini göremezsiniz.''

Sen çok yaşa Elizabeth!

Şimdilerde ise Batwoman 2026 ile kendi serisine kavuştu. İlk sayısını dün gece bitirdim, 10 sene sonra Gotham'ın mistikliğine bir kez daha geri dönmek heyecan verici. İlgilisi olanlar varsa şuradan bakabilir. BATWOMAN (2026-) #1 

2000'lerin Alternatif Rock Kültürü: Garajlardan Otoyollara

2000'lerde Alternatif Rock Kültürü Hakkında
2000'lerde Alternatif Rock kültürü, garaj sahnesi ve otoyol estetiği

2000'lerin alternatif rock kültürü, garajlardan çıkıp otoyollara uzanan geniş bir müzikal ve kültürel dönemdi. Kimimizin dünyaya gözlerini yeni açtığı, kimimizin daha yeni yürümeye başladığı bu dönemde alternatif rock, punk rock ve post-grunge gibi farklı alt türler kült bir sahne yarattı. Bazıları garajların içinde tütsülerini yakarak kayıtlarına başlarken, bazıları daha kirli ve radyoya yakın frekanslarla otoyollarda dolaşıyordu.

Punk'ın kırıntısı, post-grunge'ın yorgunluğu ve post-hardcore'un enerjisi birleşince özgün bir atmosfer ortaya çıktı. Bu atmosfer seneler ilerledikçe sadece müzikten ibaret olmadığını göstererek 2000'li senelerin gençlik kültürünü de şekillendirdi. Tüm bu sekanslara istinaden sahne artık yalnızca bir ses yığını asla değildi, kendi içinde ayrışan yönleri olan bir yapıya dönüşmüştü. Bir yanda garaj kökenine yaslanan, daha ham ve doğrudan bir punk enerjisi, diğer yanda ise daha ağır, yorgun ve post-grunge frekanslarına karışmış bir çizgi vardı.

Garaj tarafı müziği ham haliyle taşıyan, fazla cilalanmamış ancak daha dürüst bir enerjiye sahipti. Bu çizgide estetikten çok sesin kendisi öne çıkıyordu. Kırık amfiler, hızlı rifler ve kontrolsüz bir ifade biçimi bu tarafın temeliydi. 

Diğer tarafta ise daha geniş kitlelere ulaşan, otoyol hissiyatını ve post-grunge kültürünün daha ağır yanını taşıyan bir depresiflik vardı. Bu taraf daha yavaş, daha kirli ve daha içe dönük bir anlatı kuruyordu. 

Bu dönemin içinde farklı yönleri temsil eden gruplar, alternatif rock sahnesinin ne kadar geniş bir spektruma yayıldığını gösteriyordu. Bir uçta daha agresif, daha ham ve punk kökenli bir çizgi yer alırken, diğer uçta daha melankolik ve atmosferik bir anlatı kendine alan açıyordu. Sahne bu haliyle hem sert tarafı hem de daha içe dönük duygusal yönü aynı anda taşıyordu.

2000'ler Alternatif Rock Sahnesinin Öne Çıkan Grupları

Örneğin Billy Talent, alternatif rock sahnesinin daha kaotik ve punk kırıntıları taşıyan tarafında duruyordu. Grup özellikle hızlı rifleri, agresif vokalleri ve kontrolsüz enerjisiyle garaj kültürünün modern uzantılarından biri gibi görünüyordu. Muse ise sahnenin daha atmosferik tarafına yaslanıyordu. Büyük sound tasarımları, distopya temalı anlatıları ve geniş konser estetiğiyle 2000'ler alternatif rock sahnesinin farklı bir yüzünü temsil ediyordu.

Placebo daha melankolik, mistik ve içe dönük bir çizgide ilerlerken, Coldplay ise dönemin daha duygusal ve yumuşak frekanslarını görünür hale getiriyordu. Ve elbette bunlar, 2000'ler alternatif rock kültürünün yalnızca birkaç yüzüydü. Garajlardan otoyollara uzanan bu dönemde birçok grup, alternatif rock sahnesine kendi özgün sesini ve karakterini bıraktı. Bu tablo, kuşkusuz 2000'ler alternatif rock kültürünün tek bir tanıma sığmamasının en net sebeplerinden biriydi.

Kadınlara saygı kuşağı.

Hayatımdaki iddialı kadınlarda bolca miktar dönüşümler var. Pazarlama sektöründe yükselmiş bir arkadaşım stratejik geri çekilmeyi sorguluyor, ki bu yer yer olması gereken bir şeydir. Teknoloji şirketinde çalışan avukat arkadaşım profesyonel izin alıyor. Pandemi dönemlerinden sonra tükenmişlik yaşayıp artık kurumsallığa son diyen diğer arkadaşım sağlık sigortası için başladığı ve operasyonel strateji açısından zor işine uyum sağlıyor. Fakat niye? Tüm bu dönüşümlerin kaynağı ne? Kariyer mi yoksa yaşam dengesi mi? Yoksa içsel tatmin mi, dış baskı mı? ne bu? gibi çok sorular üretebilirim, şimdilik bu konuda pas diyelim. 

Ancak bu dönüşüm sürdürülebilir büyüme için nasıl bir stratejiye dönüşüyor? sorusuna çok güzel cevap verebilirim ve bu çok basit. Geri çekilmeler ve yön değişiklikleri aslında stratejik yeniden konumlanma fırsatları yaratıyor. Kadınlardaki bu tercihler bazı kurumsal şirketler için inovasyon alanları, daha dengeli iş gücü yönetimi ve uzun vadede organizasyonel dayanıklılık sağlıyor da olabilir, ikisi arasında kaldım. Ancak sonuç ne olursa olsun kurumsal ölçekte sürdürülebilir büyümeye dönüşüyor. Bu kültüre en yatkın insan ırkının da kadınlar olduğunu düşünüyorum.   

Aslında bu duruma kadınların cesaretiyle şekillenen bir vizyonun yansıması da diyebiliriz. Çünkü gerçek büyüme rakamlarla olmuyor artık, özellikle Avrupa ülkelerinde bu bariz şekilde görülüyor, maalesef bu konuda geride kaldık. Öncelikle şunu kabul edelim, maalesef ülkemiz üretim modunda ve ağırlık mavi yaka tarafında. Beyaz yaka takımı sınırlı, CEO/yönetici pozisyonlarında kadınlarımızın sayısı çok az. Oysa ülkemizde güçlü bir inovasyon ve organizasyonel dayanıklılık fazlaca olmalı ki üretim modundan çıkıp yönetim moduna level atlayabilelim. Bu stratejik kültür eksik eğitim kapasitemizi de fazlaca yükseltir. İşte o zaman ekonomimiz müthiş olabilir, ülkemin gençleri yurtdışına göç etmeyi bırakır, ülkenin standartı ve yaşam kalitesi artabilir. Çünkü kadınlarımız o ülkenin toplumunun zihnini, yeteneğini, yaratıcı fikirlerini doğuran ve şekillendiren demektir. Kadın dediğimiz şey hayat içerisindeki tüm olgulardır. Diyeceksiniz ki şimdi, kadın şiddeti giderek artan bir ülkede bu mümkün mü? Haklısınız. 

Zaten size bir şey söyleyeyim mi? Buna dolaylı şekilde izin verilmemektedir.