10-15 Mayıs, Sofia-Belgrade.

1 haftada hem Sofia hemde Belgrad'ı bitirmek gerçekten harika işti, köşeye kendim için bir saygı bırakıyorum. Sofia'da ki arkadaşlar stratejik takıldılar, önemli olan da bu. Gencecik çalışanların farklı zihin algıları oluyor, bayılıyorum böyle tiplere. Pazar penetrasyonunun artırılması fırsatlarını harika okumuşlar, Kiril'in üzerine TAM/SAM genişletilmesi konusunda benim o duayen fikirlerimi saldım, kabul edelim harika fikirlerdi. Hedefleyebildikleri adreslenebilir pazarlara erişebilecekler mi o önemli.

Daha önce gittiniz mi bilmiyorum ancak ben Sofia'nın sakinliğini çok seviyorum, bence mutlaka görmelisiniz. Bizdeki İstiklal caddesi gibi olan Vitosha civarında yürümüştüm bolca miktar. Tramvay'a yerel bir kartla biniliyormuş, banka kartları kullanılmıyormuş, o yüzden uğraşmak istemedim ve binmedim. Bizimkilere ve bir kaç arkadaşıma çok güzel hediyeler aldım. Özellikle annem bluzunu görünce çok sevinecek. Hanım arkadaşlara şunu söylemem gerek, Vitosha'da yerel butiklerden marjinal giysiler bulabilirsiniz kendinize. Cadde üzerinde yerel shoplar, küçük marketler görmek olası. Aşağıda gördüğüm küçük shop'un içindeki votka şişelerin tasarımlarına baktım. İçlerinde bilmediğim çok fazla votka markası vardı. Sofia'ya gidenler bilir, bu tür shop/marketlerde kapı yoktur. Bir şey almak isterseniz önünde eğilip alabileceğiniz bir kısım var, ki bu latin ülkelerinde çok yaygın. Ülkenin en işlek caddesinde bunu neden yaptıklarını sordum, sadece güvenlik için olduğunu söylediler. Yahu burası turist dolu ne güvenliği.

Çarşamba günü Belgrad'a yol almıştım. İnanılır gibi değil, havalimanlarında artık QR kodu ile ekrandan okutup çok rahat şekilde ilerleyebiliyorsunuz, ancak bunu yurdum insanı bilmediği gibi Avrupa birliğinde olan bir ülke insanının da hatta gördüğüm bazı turistlerin (çoğunluğu) bilmemesi şaşırttı. Telefonundan QR kodunu okut, sıra beklemeden ilerle işte, ne bekliyorsun?

Sırplar iş etiği ve iş ahlakı konularında gerçekten üst seviyeler. En azından benim çalıştığım çalışanlar. Bojana ve Dusan iş yerlerindeki tempoyu ayakta tutan iki kıdemli yöneticiler. Şirket sahibi Dragica Hanımla da konuştuk ettik, her zaman ki gibi gayette zarif, entelektüel ve çok güzel bir kadın. Daha hızlı karar alma ve daha agresif fırsat değerlendirme konularında gayette harikalar. Daha çok fırsat odaklı ilerliyorlar, bu da iş geliştirme açısından verimli, çünkü fikirler hızlı test ediliyor artık ve geri dönüşler anında gelebiliyor. Gelir akışlarının çeşitlendirilmesi konusunda fikirler verdim, ancak burada en önemli konu sürdürebilirlik. Neyse seneye göreceğiz. Belgrad'da bir çok kez geldim, Knez Mihailova'da yürümek, görmek gerçekten iyi hissettiriyor bana. Daha önce gelmediyseniz bu tarafa mutlaka uğrayın derim. Sokaklarında görebileceğiniz seyyar sahaflar ve enstrümanlarla coşan gençler bolca miktar görebilirsiniz. 


Belgrad'da daha önce denemediğim bir şeyi denedim. Şu aşağıdaki güzel yerde, votka-rom-çikolatalı likör ve limon karşımı içecek içtim. Tadı bana güzel geldi, yarım saat sonra her şey gözümde güzel göründü ahah. Asla siz denemeyin. Bojana'nın sürekli sırp-ingiliz aksanıyla nasılsın nasılsın dediğini duydum, ben de her defasında yea aym gud bikööz aym gud ahah. 



Ela, ela.

Bayramda gelirsen pont du nord içebilirsin.

Dün gece uykumdan uyandıktan sonra mutfağa su içmeye gittim. Evin içi tamamen sessizdi, yalnızca buzdolabının sesi vardı. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Genelde su içerken gece mutfakta duran tek bir mandalinanın bile evi dolu hissettirmesini düşünürdüm ve bu sefer farklıydı. Bu kadar yoğunluktan sonra bu sakinlik bana göre değildi. Hayat gerçekten enteresan bir şey. İnsan günlerce toplantılarda, kalabalık caddelerde, havaalanlarında sürükleniyor, sonra bir anda kendi mutfağında duran bir bardak suyla baş başa kalıyor.  

Bayram'a yaklaşıyoruz değil mi? Ben bayram ziyaretlerini sevmiyorum ancak bunun yanında annemin taktikleri farklıdır. Ziyarete gitmem için bana çeşitli sekanslarda bulunur. İş gezisinden yorgun döndüğümü bildiği için direkt gel diyemiyor ahah. Onun yerine, bayramda gelirsen pont du nord içebilirsin diye mesaj göndermiş vatsaptan. Bu yalnızca şarap önerisi değil tabii, bunun altında katmanlar var. Önce içecek gösteriliyor, sonra rahat bir otam hissi veriliyor, finalinde ise mutlaka gelmelisin'i masaya bırakıyor. Ulan sanki ben gitmezsem evde herkes nöbetleşe pont du nord tüketmek zorunda kalacak. 

Sofia-Belgrad postunu hazırlayacaktım ancak uğraşmak istemedim, sonra hazırlarım. Sofia her zamanki Sofia. Sokakları, caddeleri sakin. Belgrad her zamanki gibi fantastik.

Evime ve yatağıma en güzelinden saygı bırakıyorum, onlar beni ben onları çok özlemişiz. Komşu Hanım'a patili dostlar için tüm mamaları bırakmıştım, sağolsun her evde olmayışımda ilgileniyor. Dişi kedilerin bebişleri olmuştu, onlar da bayağı büyümüşler. Sanırım bir haftasonu onlar için zincir şekilde kedi evleri yapmam gerekecek.

Şu kısacık hayatta.

4-8 Mayıs, Atina.

05/2026

Buraya geleli 5 gün oldu, her şey gayet güzel ilerledi. Vasiliki, Evanthia Hanım ve Nikolaos Bey beni çok iyi karşıladılar. Önceki gelişimde Kallisti Hanım da vardı ancak o iş yerinden ayrılmış. Toplantı gayette şıktı. ARGE entegrasyonları konusunda gerçekten iyiler, KPI'larda da oldukça başarılılar, fakat defalarca gösterdiğim networking tarafında henüz tam anlamıyla hemfikir olamıyoruz. Son ihracatımızı trend takibine göre gerçekleştirmiştik ve bundan fazlaca memnun kalmışlar. Önceki akşam Vasilikicik beni Kolonaki'de bir sergiye götürdü, gözlüklerimizi değiş tokuş yaptıktan sonra da akşam yemeği ısmarladı. Popüler kültürden tamamen uzak, entelektüel insancıkların bulunduğu, iki katlı ve oldukça renksiz-renkli bir yerdi. Üst katı tamamen modern, alt katı ise eskiz bir harabe görünümünde sokak hissi veren bir yerdi. Benim çok hoşuma gitti.

Buraya geldiğimde Bierkiller'a gitmek istedim ancak kapanmış, yerine başka bir yer açılmış. Bierkiller'a yazık oldu. Buraya her gelişimde mutlaka uğrardım, kendimi de oldukça rahat hissederdim. Olsun, alternatifim fazla. İstikameti 42 yaptım. Burası da gayet güzel bir yer. TR'den geldiğimi söyleyince çalışan hanım arkadaş çok yakın ilgi gösterdi, yeni başlamış işe. Dün Ermou'da gezinirken aşağıdaki görüntülere denk geldim, gerçekten çok güzel düşünülmüş. Rahatça görülsün diye o kırmızı mistik havayı uygulamayacağım.

Bloglarınızı okuyamadım ihtiyarlar, şu work trip zımbırtısı bittiğinde bakacağım hepinize canlarım. Yarın son günüm Atina'da. Ermou'da bir sanat atölyesi görmüştüm, buradan ayrılmadan önce belki oraya gidebilirim. Sonrası da Sofia. Alta hoşunuza gidecek bir sürpriz bıraktım. Baklavakis, cacikis'in yanına şarkıcikis'de eklenir. Neyse ben küvete su doldurup votkamı yudumlayarak keyif yapacağım sonra da spa'ya inerim. Ta leme argotera.

Lambada: Tropikal bir neşe kültürü olabilir mi?

Ben doğduktan 3 sene sonra tüm Dünya'yı kasıp kavuran Kaoma'nın Lambada şarkısı tropikal ritimleri ve neşeli dans sahneleriyle annelerimiz-babalarımızın zihinlerine kazınmıştı. Kaoma'nın bu latin eserinin altında kaybedilen bir aşkın hüznü anlatılmış olsa da bu kontrast latin kültüründe dansın acıyı ve mutluluğu ifade etme gücünü göstermişe benziyor.

Her ne kadar Lambada tropikal renkler ve neşeli danslarla hatırlansa da, şarkının sözlerinde kaybedilen bir aşkın hüznü gizli. Chorando se foi (ağlayarak gitti) kelimesi yaşanmış bir aşkın kalıcı izlerini hatırlatsa da duygusallığı klibin içindeki dans ile çok da güzel entegre edip eğlenceli hüznün nasıl olması gerektiğini çok da güzel anlatmış. Bakın bu beni tiye alan bir kedinin Shakespeare okumasını düşünmek gibi absürt bir şey değil. Elemanlar bildiğin hüznü neşeye dönüştürmüşler.

Pekiği Kaoma bu şarkıyı kaydederken, bir gün tüm dünyada milyonlarca insanın aynı ritimde dans edeceğini hayal etmiş miydi? Lambada'nın kısa sürede küresel bir popülerliğe dönüşmesi, Latin kültürünün evrensel bir dil olan dans aracılığıyla sınırları aşabileceğini fazlaca kanıtlamış görünüyor. Bugün bile bu harika şarkı bu tarz dinlemeyen bir çok kişinin ara ara dinlediği şarkı haline gelmiş durumda. (şekil a ben.) 

Lambada, bir şarkıdan öte kültür haline geldi diyebiliriz. Bugün halen daha dinlendiğinde tropikal neşeyi ve gizli hüznü aynı anda hissettirebiliyor.

Suzie ve Ginger: 90'larımın en güzel örneği.

90'ların Image Comics'inde kadın imajı üzerine sosyolojik bir çalışma yapılmasını ilginç buluyordum. Keza aynı şekilde gündelik mizahın içinde otoriteye karşı küçük başkaldırıların işlendiği bu eski çizgi romanlarda da benzer bir gözlem gayette yapılabilir. Ancak beni ilgilendiren kısım bu sahnelerde karakterlerin mizah üzerinden bolca yeniden kuruluyor olmasıydı. 

Suzie ve Ginger'i bilir misiniz? Ya da çizgi romanlar okur muydunuz? Lise-Üniversite dönemlerimde reprint olarak tekrar basılan o kadar çok çizgi roman okudum ki, sayısını hatırlayamıyorum, hemen hemen hepsi ingilizceydi. Şu günlerde tekrar okumaya başladım. Suzie'nin hikayesi patrona karşı yapılan ufak bir sabotaj gibi okunabilir. Slapstick mizahı iş yerindeki hiyerarşinin ters yüz edilmesini bana öğreten en güzel örneklerden biriydi. Panel geçişleri hızlı, mizah doğrudan, karakterler ise daha canlı ve gündelik görünüyor. Kahramanımız Ginger'ın macerasında ise aile içi otoriteyle çatışma öne çıkıyor. Bu çatışmayı kim ister ki? Amcasının istemeden bir kurban haline gelmesi kuşaklar arası yanlış anlaşılmaların mizahi bir yansıması da olabiliyor. 

Ek bir not olarak bu iki hikayede mizahın işlevinin sadece güldürmek olduğunu düşünürseniz yanılırsınız. Çizgi roman yazarlarının zihinlerini lise çağında yakalayabilmem benim en büyük artımdı, ingilizce olması da çeşitlilik açısından fazlaca cazipti. Her halükarda bu şiddetle savunacağım bir düşünce olmasa da Suzie ve Ginger slapstick mizahın en güzel örneğidir bende.

Bir çoğunu dijital olarak satın alıp okurdum ancak bir çoğu da ücretsiz arşiv niteliğinde sunuluyor. Bugün halen daha o sitelerin aktif olmaları harika bir şey! İlgilisi varsa şu sitelere bakabilir; digitalcomicmuseum.com | comicbookplus.com

Boney M. - Rasputin

Can pazarı

Senelerdir gelecek çocuklarımızdır derken onları koruyacak mekanizmalar kurmayı ihmal etmişliğin hikayesini neye sığdırabilirsin sen ya? Ne ile bağdaştırabilirsin sen bunun izahını? Ülke genelinin ortalama mezuniyet düzeyi ilkokul olan bir ülkede eğitimden nasıl söz edebilirsin? Çocuk çocuk. Bir çocuk! Annesi, babası ile mutlu olacağı seneler, geleceği, hayalleri, hatıraları. Çocuk ya! 

Çocuklarımız ve öğretmenlerimiz daha huzurlu, daha mutlu hissedeceği ''OKUL'' gibi bir yerde hayatlarını kaybediyorsa ne eğitimi amına koyayım ya?

Yazık!