E bir sene daha yaşlanacağız.


Yılbaşı planını hazırladım. İçecekler, yenilecekler, oynanacak oyunlar, tüm plan hazır. Almanya’daki Oktoberfest gibi eğlenceli olacağı mutlak. Masada çeşit çeşit atıştırmalıklar, fonda kahkahalarla karışan müzikler, bir köşede ise dostlarla oynanacak oyunların heyecanı, hepsi hazır. Ancak 1 Ocak sabahı evi bok götüreceği de mutlak.

Bu sabah ofise girdiğimde beni bekleyen bir sürpriz vardı. Dün ofisten çıktıktan sonra o sevgili Mehtap teyzeciğim hiç üşenmemiş ofis odamın köşesine yılbaşı ağacını hazırlamış. Akşam da çıkarken bir hatırasını çekeyim dedim.

Neyse, küçükken bu günlerde çocukluk arkadaşımlarımla beraber kızakla karda kayardık. (bkz: gala vibe, diğerlerinide bloggera dahil etmek gerekir) Her ne kadar aileler çocuklarını kayak merkezlerine götürse de şimdiki çocuklar için büyük kayıp bu. 

Librarything’de henüz Türkçeye çevrilmemiş canavarlarla karışık mistik fantastik/erotik edebiyat kitaplarına bakıyorum. Yeni çıkmış bir kaçını gözüme kestirdim. Neden bilmiyorum fantastik kitaplar tutkusu yeniden canlandı. Yalnız eski tarihlerdeki gibi metaforu, groteski iyi kullanamıyorlar. Ve tabii Gamze Ece'nin Düş Bahçelerinde Gezinti kitabına da başlamak lazım artık.  

Umarım bu yeni yılda iyi kalpli insanların ve diğer canlıların diledikleri raflara takılı kalmaz. 

dArtagnan - Jubel (Offizielles Video)

28 Aralık 2002.

Hadi ben kalktım. Sen de uyandın mı? Uyanman için sürekli çaldırıp kapatayım mı? Ohoo bindim tabii ki. Ben senden 3,5 saat erken uyandım. Uyudum mu, onu da hatırlayamıyorum. Sana da günaydın. Sahi tüm hafta ne çabuk bitti? Dün 100 kontör yükledim. Keşke her mesaj 1 kontör olsa değil mi? Bu otobüs neden yavaş ilerliyor inan ben de bilmiyorum. İneceğim yeri unutmam endişe etme, kalında giyindim. 18 yaşında olsaydım ehliyetimi alıp babamın arabasını kaçırırdım. Yüzüklerin Efendisi diye bir film çıkmış, gidelim mi? Elimi bu kadar sıkman çok hoşuma gitti. 

Halen aynı ruh. Ruh dediğin eskir mi hiç? 


İtalya kokulu gönderi.

Bu hafta, özellikle bugün öyle böyle değil fazlaca yoğunduk. Bu kadar yoğunluğu göz kapaklarım bile kaldıramazdı diye düşünürken bir anda arkadaşın kırdığı potlar gelmişti bile aklımıza. Bir gün sunum yaparken eteğinin kenarında post-it’e yazılmış ''kahve almayı unutma'' yazısı gelmişti aklımıza, fazlaca goygoyunu yapmıştık. Klasik sitcomlara saygı duruşunda bulunuyorum. Beni özlemişler, saçma anıları bile anlatıp güldürmeye çalışıyorlar. Öğle yemeğindeki ''hayır ben italyan yemeği, hayır ben fransız, hayır ben bilmem ne'' zımbırtılarının içerisinde yüzdüm durdum. İtalyan kültürüne alışkın olan arkadaşla mutabık kaldık, Osso buco yemeyeli de bayağı olmuştu, bir kadehten bir şeycik olmaz.

İtalya konusu olunca aklıma geldi. Üniversite sonrası ilk bu iş yerimde başlamıştım işe, yani burası benim ilk göz ağrım, şimdi kaçıncı senem hesaplayamadım. (yaşımı belli etmeyeyim yaşlandık) Neyse, İtalya'dan bir müşteri ekibi gelmişti, yöneticim x Hanım bu ekip ile sen dialog kuracaksın demişti. İnanır mısınız, hiç bir tecrübem yok, daha yeni bir çalışanım, 23 yaşlarında bir çaylağım. Türkiye'de bulundukları süre boyunca 3-4 defa ofise geldiler, gittiler. Hatta ekip liderleri akşam dışarıya çıktıklarında beni de davet ederdi, ben de onları gidebilecekleri yerlere götürürdüm. İtalya'ya döndüklerinde harika bir geri dönüş maili almıştık. İtalyan Hanımın bana gönderdiği maili yöneticimi de cc'ye ekleyip bir teşekkür maili, ardından da yöneticime şakasına ''Terfi için teşekkürler x Hanım'' diye mail göndermiştim. 1 hafta sonra sahiden de terfi aldım. Ve böylece benim hikayemde ikinci evim olarak hissettiğim bu iş yerinde başlamıştı. Tabii bu süreç lise çağımdayken okul gömleğimi pantolonumun dışına çıkardığım kadar kolay değildi.

Sanırım ben İtalya’yı özledim, Floransa’da Uffizi’nin koridorlarında yürürken gördüğüm tablolar, Vedenik'teki şehrin kanalları ve gondolları, San Marco meydanındaki sabah sessizliği hala zihnimde. Bir haftasonu kaçamak yapmak lazım da havalar soğuk. 

Neyse bugün Helga Hanımın ve diğer bazı iş ortaklarımızın noellerini kutladım falan filan. Mailleri de artık tamamen bitirdiğime göre harikayım. Bu arada Percy Jackson ve Olimposlular dizisinin ikinci sezonu Disney'de başlamış, izleyiniz.

Neyse yarın cumartesi, çav.



Zeus omlet yapmadı tabii ki.

Bu sabah sanki Poseidon'la satranç oynamak gibiydi, niye öyle oldu anlayamadım. Çayı demlerken Zeus aniden omlet yapmak için oturduğu yerden kalktı falan. Ancak elimde olsaydı çay bardağı ile kozmik kuralları değiştirmek isterdim. Dün bir rüya gördüm, Alpakalar voleybol maçı oynuyorlardı, bu işte bir tuhaflık var. Sabah yürüyüş yaparken yine diyojen'in salyalarına bulaştık. Komşu Hanımla yağmurdan ve soğuktan solan çiçekleri konuştuk, ettik. Çok üzgündü, en iyisi ben size kış mevsimine uygun çiçekler alayım, onları ekersiniz dedim.

Yeni yıl yaklaşırken her akışı bir liminal eşik gibi hissediyoruz aslında. Geride kalmışlığın tebessümleri ile geleceğin ütopyaları arasında, hafızanın katmanlarıyla yürürken her takvim yaprağı next level dediğimiz bir zımbırtıdan ibaret. Yine mi güzel dilekler dileyeceğiz yahu bu yıl içinde? Her sene aynı zımbırtı. Monotonluk. Hiç sevmem. Neyse size üç tane haftasonu filmleri hazırladım, belki izlersiniz.

A Dog’s Purpose (2017)
Hachiko'nun yönetmenliğini yapan Hallström amcanın yine güzel bir filmi. Bir patili dostun ruh göçü üzerinden sevgiye dair güzel bir yolculuğu anlatılıyor. Sadakatin metafiziğini izlemek gibiydi. İçinizi ısıtabilir. 

Bridget Jones, Mad About the Boy (2025)
''biricik cons'' diye adlandırdığımız Renee'ciğimin serideki son filmi. Hepiniz biliyorsunuzdur bu seriyi zaten. Yalnız Renee'nin yaşlanması hiç iyi olmamış. Yaşlanmanın ironisiyle aşkın absürdizmini buluşturan bir anlatı gibiydi bu serisi. Günlük hayatın trajikomik simülakrları arasında Bridget hala kendi kahkahasını arıyordu. Bu sefer iki çocuğu da vardı. 

Ve yılbaşına yaklaştığımız şu haftalarda, My Secret Santa (2025)
Noel klişelerinin arasına gizlenmiş ancak bu sefer eğlenceli bir film. Noel filmlerinin genelde konusu bellidir, yılbaşına hazırlık. Ancak bu film bir çok konu barındırıyor. Hediyenin aslında bir simgesel değiş-tokuş olduğunu hatırlatan tatlı bir deneyim.

Bangır bangır big bang kokuyorsun sen ya.

Hayatımda değişik şeylerin olduğuna bir kez daha göz kırptım bugün ben. Sizden ne haber?
Mail zımbırtısı konusunu halletmeye çalışıyorum, okunmamış mail sayısını 80'e düşürmek güzel bir iş. Yoğunluğu özlemişim, her yoğunluk sonrası ofisten çıkıp arkadaşlarımla bir şeyler içip goygoy yapmayı daha çok özlemişim. 

Evrenin mutfağında kaynayıp çorba gibi olan, bangır bangır patlayan bir yıldızın kokusunu taşıdığıma artık eminim. Her nefesim, galaksilerin doğum sancısı gibi gökyüzünün içinde titriyor sanki. Hatta ben yürüdükçe atomlar bile ritim tutuyor, bir düşünsene? Sanki varoluşun kendisi bir konser salonuna dönüşüyor. Ve belkide Heidegger'da konserde dans ediyor. Hatta yapılan her davranıştan sonra bir doğaçlama başlıyor ve masadaki kahve bardakları, imza bekleyen dokümanlarla birlikte kahkahalaşıp ses oluşturuyor. Bir bakıyorum ofis odamın camının önünden kedinin bana sinirli bakışı bile şarkıyla melodi haline evrilebiliyor. Sinirli bir bakış yahu sinirli, sen kedisin nasıl bu kadar yırtıcı görünebilirsin? Bu kedi bana içten içten kuruluyor mu henüz anlayamadım, üç ayda nasıl unutmuş olabilir beni!? Ağzının sol tarafını hafif yukarıya kaldırıp ''seni tiye alıyorum'' bakışları yapar gibi. Uzun uzun bıyıkları ve sinirli bakışları ile grotesk bir hava oluşturuyor.

Neyse, bugün Mehtap teyze konulu bir yazı şeysi yazasım oluştu. Onun nezaketi, ''Oo Alpiriğim seni çok özledik be'' deme şekli büyük ihtimalle benim hayatımda sabahları kalkıp yüzümü yıkama ritüellerimin doğaçlamasında olacak. Bir cümle yahu bir cümle. ''çok özledik be'' diye yazılan ve söylenen bir cümle. Ancak o kadar sıcak kanlı, o kadar mütevazı söyleme şekli ki. Bir insanın bu kadar temiz kalpli olduğunu okunulan güzel cümleli kitaplar ya da fanzinlerinde görmüşlüğüm vardır tabii, ancak random ya da doğaçlama şekilde düşünürsek bunun sadece hayal ötesi olabileceğini düşünebiliriz. Her odaya çay, kahve getirdiğinde kapıya tık tık vurma şeklinin nezaketinden de anlayabilirsiniz. Kapıyı tıklatır ancak naif bir tıklatmadır o. Ve işin enteresan tarafı şu ki o anda dinlediğim şarkının melodisi sakin ve naif olacağı halde bir anda heyecanlı solo haline evriliyor.

Anlatmadığım bir şeyi anlatacağım. Beni tanıyan arkadaşlarım bilir, iş yerim ihracat konusunda iyidir ve 100'ü aşkın ülkeye ihracatlarımız olur. Sene içerisinde 40'a yakın toplantılarda buluruz kendimizi ve bu toplantı süreçlerinde herkes iç içe olur. ''Elimi tut, sensiz çalışamam'' mantığı. İtalya'dan gelen iş ortaklarımız, ilgili departmanları denetlemek istiyorlar, çalışanların hepsi çay kahve molası yapıyor, kültürümüzü bilmeyen sevgili (ki çok tatlı bir kadındır) bir İtalyan hanımefendinin dediği şuydu, ''this company's office maid is truly working very diligently''

Benim ofisteki çalışma şeklimi Yönetim kurulu da dahil tüm departmanlar bildiği için tabii ben direk atlamıştım bu konuya. Almanlar olsaydı karşımda bu duruma ''Nein, neeein, neeeeein'' derdim tabi. 

''we dont see her as a maid in office, she is our right-hand woman and out of respect, we see her as our aunt. In fact, only we call her aunt'' hanımefendim.

Ve tüm İtalyan ekip Japonlar gibi saygı göstermişti. O gün o işin sürdürebilirliğini devam ettirmiştik. Sonrasın da YK'nın da katıldığı kutlama seremonisinde Mehtap teyzemi de yanıma almıştım. Ve o Mehtap teyze, işe başlar başlamaz akşam evinde elmalı turta hazırlayıp sabah bana ikram etti. Çünkü benim elmalı turtayı çok sevdiğimi biliyor, canım benim.

Bir insana neden yaklaştığın değil de, nasıl yaklaştığın önemlidir ritüellerini öğreten sevgili aileme de teşekkür ederim. Ve işin sarkastik tarafından bakacak olursak ben bu konunun romantik olduğunu düşünüyorum. Oysa big bang dediğin şey, evrenin en gürültülü kazasıydı. Elmalı turta hazırlayan o ellerin kıymetini bilmek, kalp olarak alkışlamanın ya da big bang'ın en güzel melodisi değil de ne!?
Bu arada toplanıp haftalık ütü ihtiyaçlarımı giderseniz ne güzel olur. Neyse yarın için ütü zımbırtısını halletmem gerek, çav.


 

Faun'un albümü çıkmış, hiç biriniz demiyorsunuz?


Faun'un yeni albüm çıkardığını bilen ve söylemeyen varsa yamacıma doğru gelsin şöyle, bir şey deneyeceğim. Ortaçağ ezgilerini modern tınılarla buluşturan benim sevgili Faun'um, yine büyülü bir yolculuğa davet etmiş beni. Açıkcası şimdiden üç şarkıyı beğendimi söyleyebilirim. Diğer şarkılar biraz daha pagan folk'un sakinlik-dinginlik motifleri. Albüm kapağına da bayıldığımı söyleyebilirim. Hex ne demek diye araştırayım dedim, Hexe kelimesinden geliyormuş, ''cadı'' vs. Albümün temasına gelirsem, şarkıların tamamı şifacılar, bilge kadınlar ve büyüyle ilişkilendirilen figürler üzerine odaklanmış. Elemanlar karakterleri karanlık ve korkutucu klişelerden çıkarıp, kültürler arası bir bilgelik ve doğa ile uyum sembolü olarak sunmuşlar. 

Yeni albümleriyle hem köklü geleneklere merhaba demişler, hem de bizleri farklı kültürlerin kapısını aralamaya çağırmışlar. Bence bu albümde grubun karakteristik enstrümanlarıyla örülen mistik melodiler, vokallerin büyüleyici uyumuyla birleşerek adeta bir ritüel havası yaratıyor. Ve hatta albümü ekstra güzelleştiren şey de var ortada. Ne mi? 2023 yılında Fatma Turgut ile beraber söyledikleri ''Umay'' şarkısını da albüme eklemişler. O şarkıyı da bir zahmet dinlemişsinizdir diye düşünüyorum.

bkz: FAUN feat. Fatma Turgut - Umay (Official Video)

şu da live performansı: Faun & Fatma Turgut - Umay (Live In Istanbul

Umay'ın Türk mitolojisindeki önemini bilmeyen yoktur. Koruyucu ve bereket getiricisi olarak bilinen ana tanrıçadır. Zaten bu şarkı pagan folk'un mistik atmosferiyle birleştiğinde yalnızca bir müzik değil aynı zamanda kültürler arası bir köprü haline gelmişti. Albüme bu şarkıyı eklemeleri müthiş bir olay.

Orta Avrupa’nın pagan ezgilerini Türk mitolojisinin sembolleriyle harmanlayarak dinleyiciyi evrensel bir ruhani yolculuğa çıkardılar. Geleneksel enstrümanların büyülü tınıları, Umay’ın şefkatli ve koruyucu ruhunu çağrıştırırken, vokaller adeta bir dua ya da ritüel havası yaratıyordu. Bu buluşma, hem pagan folk’un doğa merkezli felsefesini hem de Türk kültürünün kadim mitolojik mirasını aynı potada eritiyor. Ayrıca benim için öğrendiğim en güzel haber ise Mayıs ayında TR'ye gelip konser verecek olmaları. Sizi seviyorum gençler.

Albümde en sevdiğim şarkılar zımbırtısı; UmayBelladonnaNumieLament


Cumartesi'nin uzun yağmuru.



Kış mevsimi geldiğinde dışarıya çıkmaktan nefret ederim. Ancak yağmurlu da olsa cumartesi dışarıya çıkılır, pazar da dinlenilir. Bundan mütevellit cumartesi sabahının ilk dakikalarında çayın buharı, sigaranın dumanıyla birleşip mutfağın içinde bir tür sis perdesi yaratıyor. Dışarıda yağmur var ancak gökyüzünde bulut yok, mistik bir tablo, tıpkı hayatın kendisi gibi. Komşu Hanım'da diyojen'i gezdirme ritüelini tekrarlıyor. Diyojen çok tatlıdır, beni gördüğünde direkt üzerime zıplar tüm giysilerimi kirletir, ancak saf ve doğal sevgisini de sunmayı ihmal etmez. Bu haftasonu bir romanın giriş cümlesi kadar yorgun ancak aynı zamanda bir fanzin sayfası kadar dağınık.

Evde yapılacak işler, aslında birer edebi motif.

Gençlik yıllarımda sakladığım fanzinlerin üzerini silmek, onları yeniden okumak sanki bir palimpsest gibi geleceğin üzerine yazılmış bugünü açığa çıkarıyor.

Raflarda tozlanmış dergileri/albümleri temizlemek, müziğin fiziksel hafızasını yeniden parlatmak.

Giymeye kıyamadığım giysilerin kokusunu içime çekmek, bir tür mimesis gibi geride kalmış yılları bugüne taşımak.

Ve gardırop, gardırop! Orası tam bir absürt tiyatro sahnesi. Çorapları ters çevirmek, sanki küçük bir anti-kahraman yaratmak gibi. Gömlekleri renklerine göre dizmek, ancak sonra fark etmek ki renk uyumu sadece teoride var, pratikte hep bir gömlek diğerine küs. Gardırop düzenlemek, aslında bir trajikomedi geliyor bana. Her şey düzenli görünür ancak içten içe biliriz ki ilk aceleyle giyinme anında bütün düzen çökecek.

Home staff uygularken bu haftasonuna özel müzik döngüsü ekledim. Guns N Roses albümleri sırayla, ancak en çok ''Sweet child o' mine.'' Şarkının uzun solosu, yağmurun ritmiyle birleşiyor. Bir tür leitmotif gibi günün her anına eşlik ediyor, aşağıya da bıraktım gitti. Sevgili anneciğim ben 2-3 yaşlarındayken bu şarkıyı bana dinletip benimle konuşurmuş, yüzüme bakarak kendi çocukluğunu hatırlarmış. Sahi annemi de özledim ben. Bir haftasonu sürpriz yapmak lazım. 

Guns N' Roses - Sweet Child O' Mine

Kitapları alfabetik sıraya dizmek, ancak Nutuk’un her daim en önde olmasına dikkat etmek, konserlerde yazdığım kritiklere göz atmak. Hepsi bir intertekstüel oyun. Geride kalan melodiler bugünün duygularıyla yeniden okunuyor. Ailemle yaşadığım güzel günleri hatırlayıp onlara da hatırlatmak, sokaktaki patili dostlara günlük mamalarını vermek, Ata’mın köşesini temizlemek. Bunlar ise hayatın ciddi ve anlamlı pasajları.

Haftasonu böylece bir nostaljik yolculuğa dönüşüyor, fanzinlerin palimpsesti, gardırobun trajikomik sahnesi, Guns N Roses’ın leitmotifi, kitapların alfabetik düzeni, konser kritiklerinin dipnotları. Hepsi bir araya gelip yağmurlu bir günün uzun ritmini oluşturuyor. İyi bir aksiyon almışa benziyorum.

Ve ben düşünüyorum, belki de haftasonu dediğimiz şey hayatın küçük bir romanesk fragmanı. İçinde nostalji var, melankoli var, ancak aynı zamanda mizah da var. Çünkü çorapları ters çevirmek, aslında bütün bu ciddiyetin ortasında bana ''şuraya da bir kahkaha bırak'' dedirtiyor. Evet akşama hazırız, çav!




Alman naifliği.

Dün, yıl sonu yaklaşmasına rağmen takvim yapraklarının sıradanlığına meydan okuyan bir yoğunluk olmuştu. Toplantı için iş ortaklarımızdan gelen Alman ekibin ofise uğrayışı, atmosferi başka bir koordinata taşıdı diyebilirim. Ben ona Helga diyeceğim, Helga Hanım'la ikinci defa yüz yüze gelmek, bir tür karakter rezonansı oldu. İlk buluşmamızda sıcak kanlılığını sezmiştim, dün ise bu sıcaklık bir ''insani auraya'' dönüşerek daha derin bir bağ kurdu. Malum kazadan sonra telefonla arayıp üzüntüsünü dile getirmesi, onun empati repertuarının ne kadar geniş olduğunu göstermişti zaten. Ve dün, bana sunduğu hediye yalnızca bir nesne değil bir jestin somutlaşmış güzelliği gibiydi. Bana neden Almanya'da çalışmıyorsun? diye sorduğunda 3-5 saniye kilitlenmiş şekilde baka kaldım. Her hangi bir cümleye anında cevap verebilen ben, bunda cevap veremedim. Çok tatlı bir hanımefendi'dir. Sonra mı? Bir anda konu Santiona'ya geldi, hiç anlamadım. Santiano hakkında konuşurken kendimi onunda o grubu dinlediğini hatta konserlerine de gittiğini söylediği cümlelerinin içinde buldum. Santiano'yu her gün dinlediğimi ben de bir gün konserlerine gitmek için Almanya'ya geleceğimden bahsettim. Helga Hanımcığımdan Santiano'nun yeni albümü için hediye sözü almış oldum, bir kaç ay sonra tekrar geldiğinde albümü getirecek olması tüm hücrelerimi mutlu etti.

Toplantılar, iş hayatının vazgeçilmez ritüellerinden biri bunda hemfikiriz büyük ihtimalle. Ancak aslında toplantıların da kendine özgü bir dili var diyebilirim. Kullanılan kelimeleri, bakışları, hatta sessizlikleri bile çok güzel şekilde egale edip devamlayıcı hale getirme yeteneğim var.  Bu durumda toplantılar benim için tamamen ofis hayatının en renkli sahneleri oluyor. Toplantılarda YK olduğunda bir kaos olabilir evet, genellikle düşünce trafiği çarpışmaları yaşanır, fakat ben dün zihimle her şeyi bana bırakın vari davranış sergileyerek, o karmaşa bir anda eğlenceli bir hale evrildi. Ortaya çıkan sonuç sıradan bir iş değil de, adeta kolektif zekanın kristalize ürünü'ne dönüşmesi hali aldı ve beni çok mutlu etti. Sonuç olarak güzel bir iş çıkardık ve sürdürülebilirlik devam etti.  

Akşam, iş çıkışı arkadaşlarla bunu kutlamak, günün ritmini bir sosyal katharsis'e dönüştürdü. Kahkahalar, sohbetler, hepsi birer anlık hafıza fosili olarak zihnimde yer etti. 

Ve tabii ki Galatasaray’ın maçı. Benim için bir duygusal voltaj testiydi. Sahada yaşananlar, heyecanı kursağımda bırakan bir skor trajedisi'ne dönüştü. ŞL'de Monaco karşısında 1-0 lık mağlubiyet, bir anlık melankoli yarattı. Ancak genel hayatımda da dahil toparlanma ihtimalinin poetik umuduna her daim tutunurum. Next match'e bakacağım, ne diyeyim.

Bu arada votka içmeyi çok özlemişim ben.


Terliklerin gizli tropik tatilleri.

 

Ev dediğin yer, aslında küçük bir ekosistem değil de nedir abi? Çamaşır makinesi kendi başına bir volkan gibi ara ara patlar, buzdolabı kutup iklimini taklit eder, ancak en büyük sürprizi neden terlikler yapıyor? Terlik kaybolduğunda sadece yer değiştirmiyor da sanki kendi başına tatillere çıkmış gibi bir hareketler bir davranışlar. Gel de big bang yaşama.

Bir bakıyorum salonun köşesinde yok, mutfakta yok, banyoda yok. Terliksin sen? Nerede olabilirsin ki dediğimde tam sırada zihninde palmiyeler altında kokteylini yudumluyor. Sen onu bulduğunda ise tatilden dönmüş bir turist gibi geliyor. Yorgun, biraz küskün, ancak halen daha agresif. Aslında bu tür eşyaların gizli psikolojisi de olabilir. Sessizce evden ayrılabilirler, farketmezsiniz. “Ben olmadan da yürüyebilirsin” diye sana meydan okur. Bulunduklarında ise bir insan yüzündeki oluşan olguyla yaklaşabilirler. “Beni buldun ancak ben aslında dönmek istemiyordum.”

Bak bak şundaki havalara bak. Koltuk sabit, masa sabit, diğer eşyalar sabit. Ya terlik? O her an kaybolabilir. Bu yüzden terlik, evin içinde özgürlüğün sembolüdür diye düşüneceğim. Sanırım kaçış aradılar, birbirleri ile bir macera yaşamak istediler. Birinin ellerine gitar melodi ritim tutmuş, diğeri de o da bakıyor kur yapıyor falan? Sonra da iki şapşal sevgili olup öpüşmeye başlamışlardır belki? Terlikler öpüşür mü? Buna siz cevap verin. Belki de biz, terliklerin bu küçük kaçışlarını kıskanıyoruz. Çünkü onlar, bizim yapamadığımızı yapıyor, rutinden kaçmak. Hoş, ben rutin bir insan olmadığım için burada size giydirdim cümleleri, üzerinize alınabilirsiniz ehe. Ev terliklerini çok sevdiğim için bir ara terlik gurmesi de olmuştum ben. Misafirler geldiklerinde onları kıyamaz, raflarda tutardım. Birini giysem diğeri küser gibi hissederdim, gençlik işte.
 
Bir gün gerçekten kaybolan terliklerimin bir haritası çıkarılsa, eminim ki evimin tropik adalara açılan gizli portallarla dolu olduğunu görebilirim. Belki de terlikler, evin kuytu köşelerinde kendi “tatil köylerini” kuruyor. İnanın hiç bir fikrim yok. Ben bulduğumda ise tatilden dönmüş bir göçmen gibi, sessizce ayağıma geri yerleşiyorlar. Aslında terlik kaybolduğunda sinirlenmiyorum. Belki de o sırada benim yerime hayatın tadını çıkarıyordurlar. İlginç olan şu ki bunu yazarken bizim elemanlar geldi aklıma. Tatillerde kardeşim ve ben takılırken annemle babam kaybolurdu arada. Meğersem tatil aşkı yaşarlarmış. Öyleyse onların şarkılarından birini terliklerin tropik tatilleri yapalım. Kendimi seviyorum tabii ki.


Orta çağ'ın gelişim melodisi.

Hepiniz, sürrealist bir senfoni gibi birbirinizin kulak zarını deliyorsunuz. Notalarınız pişmanlıkla eriyen bir dondurmanın sütlü çığlığı kadar naif. İnsanlık dediğiniz şey, aslında yanlış akort edilmiş bir orkestradan ibaret ki keman telleri paslı, trompetler nefes darlığı çekiyor, davullar ise kendi boşluğunu dövüyor. Siz kendinizi melodik sanıyorsunuz ancak gerçekte hepiniz birer senfonisiniz. Çünkü kaosun da bir melodisi vardır ve o melodi sizin gündelik sıradanlığınızı grotesk bir marjinallikle sahneye sürer.

Orta çağ insanları gibi bazı konulara yönlenebiliyorsunuz. Düşünüyor musunuz hiç, o dönemde insanlar kendi kişisel gelişimlerini sağlayabiliyorlar mıydı? Belki de onların “kişisel gelişim” dediği şey, köy meydanında kazığa bağlanmadan önce daha dik durabilmekti. Bugün seminer salonlarında alkışlanan motivasyon cümleleri, o dönemlerde maetamatikçi Leo, Nemesius, Avampace gibi üstadların gölgesinde yankılanıyordu. Şimdi siz “mindfulness” diyorsunuz, o zamanlar ise “cadı avı” deniyordu. Ve ironik olan şu ki, her çağ kendi gelişim yalanını üretir. Buna aslında kıçınızla gülebilirsiniz. Orta çağda zincirler, modern çağda Powerpoint sunumları gibi değildi. Siz hala geliştiğinizi sanıyorsunuz, ancak aslında sadece farklı zincirlerin melodisini dinliyorsunuz.

Orta Çağ’da kreatiflik kültür tüm bunlarla ilişkilendirilmiş başyapıt gibi idi, zincirlenmiş bir zihnin dar çerçevesinde bile ışık sızdırmayı başaran bir olguydu. Gotik katedrallerin göğe yükselen sivri kemerleri, vitraylardan süzülen renkli ışık oyunları ve el yazmalarının kenar süsleri, dogmanın gölgesinde doğmuş özgünlük örnekleriydi. Ressamlar kutsal suretleri tekrar tekrar işlerken, zanaatkarlar demirden kılıçlara, ahşaptan ikonlara hayat veriyordu. Dante’nin İlahi Komedya’sı gibi eserler, zincirlenmiş çağın içinde bile hayal gücünün nefes aldığını kanıtlıyordu. Zincirler yaratıcılığı boğarken sanat yine de göğe yükselen bir çığlık olmayı sürdürdü. Tüm bunlardan bağımsız burjuva kitle insanların onları taşıdıkları el arabaları ile beyin orgazmı yaşayıp çok mutlu olduklarını ifade ediyorlardı.

Muzların takım elbise giydiği potasyum krallığı.

Potasyumun güç olduğu bir evrende, her şeyin ritmi muzların kalp atışına bağlıdır aslında. Onlar sıradan meyveler değil de takım elbiselerini giymiş, sahneye çıkmaya hazırlanan aristokratlardır. Çürük kabuklarının bile bir metafor, insanın kendi içindeki çürüme ile dışarıya sunduğu parlak yüz arasındaki çatışma gibi algıladığım günler olabiliyor bazen. Bu krallıkta potasyum, yalnızca bir mineral değil, voltrana benzer oluşan bir gücün metaforu olmuş oluyor. Muzların ellerinde birer sarkastik asa gibi parlıyor kendi zihinleri. Her lokma, kötü bir hissin düşüşünü, her kabuk bir imparatorluğun kaygan zeminini hatırlatıyor bana.

Takım elbiseli muzlar, konser salonlarında absürd senfoniler de çalıyor ara sıra zihnimde. Gitar telleri yerine kabuklar geriliyor, bateri yerine karpuzlar patlıyor. Şarkılar, potasyumun gücünü öven ironik melodilere dönüşüyor. Dinleyen herkes bir yandan kahkahaya boğuluyor bir yandan da kendi çürüyen metaforlarını fark ediyor. Ve ben bu meyve dolu karmaşıklığın bir konuğu olarak sahnenin kenarında oturuyorum. Muzların göz göze geldiği anda hiç beklenmedik bir anda bana selam veriyorlar;

“Biz sadece meyve değiliz, biz senin absürd aynan, senin metaforik çürüğün, senin potasyumla beslenen ironi krallığın.”

Bir noktadan sonra bedenin en temel dürtülerine dokunmaya başlıyorlar. İnce uzun şekilleri, kabuğun içinden çıkan yumuşak dokuları insanın zihninde yalnızca beslenme değil aynı vakitte arzunun da bir sembolüne dönüşüyorlar. Bir lokma alındığında dilin üzerinde kaygan bir his bırakıyorlar ve bu his bedensel yakınlığın en doğal çağrışımlarını hatırlatıyor. Muz, yalnızca potasyumun gücüyle değil, bedenin gizli enerjileriyle de ilişkilendiriliyor diyebilirim. Aura enerjisi misali? (İlerleyen günlerde bunun üzerine yazmak istiyorum) Diyebiliriz belki. Yavaşça soyulan kabuk, bir ritüel gibi içte saklı olanın dışarıya açılması, mahremiyetin görünür hale gelmesi. Bu açılma, izleyen gözlerde hem merak hem de çekim uyandırıyor insanda.

Konser salonunda çalınan o absürd senfonilere benzetirim ben muzları zihnimde, bir anda yerini daha derin bir ritme bırakan güzel olgular gibi. Kalbin hızlanmasına, nefesin değişmesine, aklınıza gelebilecek tüm farklı hislere yelken açabilen değişik karakteristik tatlar. Muzların bakışları artık yalnızca ironik değil, aynı zamanda davetkar olabilir! Onlar, bedenin kendi içindeki gizli çağrısını hatırlatıyor herkese ve her kabuk bir soyunma, her lokma bir yakınlaşma olabiliyor.

Ve ben? Bana gelirsek sahnenin kenarında otururken, muzların bu şehvetsel oyununa tanıklık ediyorum etmeye de devam edeceğim sanırım. Ancak günün en önemli detayı ise içlerinden birinin çıkıp bana fısıldaması oldu. “Biz sadece besin değiliz, biz arzunun gündelik suretleriyiz.” Bu tıpkı erotik edebiyatın sanatsallığı tadında diyebiliriz.

Aralığın altıncısına merhaba diyelim.


300 küsur mail ile boğuşma zımbırtısı.

Ofise dönmek güzel midir? Emin değilim. Şu anda önümde okunmayı bekleyen 300’e yakın mail var ve bunların en az 150’si mutlaka yanıtlanması gerekenler. Uzun süre raporlu olmanın en kötü tarafı işte bu. Biriken dijital enkazın altında kalmak. YK ve diğer departmanların yöneticileri “dinlenmişsin, enerji toplamışsındır” diyor ancak aslında tek topladığım şey, cevaplanmamış mail yığınları. Her biri ayrı bir zincir gibi bileklerime dolanıyor, kaçmaya çalıştıkça daha da sıkıyor. O kaza olmasaydı, ben bu 300 mail ile boğuşmayacaktım, hayat bazen en sıradan iş yükünü bile bir dalga gibi üzerimize çarptırıyor. Ve dalga çekildiğinde geriye kalan, sadece masanın üzerinde kurumuş kahve lekeleriyle birlikte cevapsız mail enkazı oluyor.

Bakın size ne söyleyeceğim, geri dönüşün ilk saatlerinde fark edilen şey, masanın sessizliğinin aslında bir yanılsama olduğu. Ekran açıldığında ardı ardına beliren satırlar, zihni bir labirente sürükler. Her satır yeni bir talep, her satır yeni bir yük. Günlerce uzak kalmanın bedeli, birikmiş sorumlulukların ağırlığında kendini gösterir. Çalışma alanı yeniden başlama değil de, ertelenmiş yüklerin üst üste yığıldığı bir sahneye dönüşür. Bunu yaşıyorum. 

Tabii tüm bunların yanında çok güzel de bir karşılama yapılması mutlu etti. Bu süreç içerisinde yanımda olan şirketimin YK'nu, çalışma arkadaşlarımı ve diğer departman çalışanlarını da bu şekilde görmek özel hissettirdi. En sevindirici olan kısım ise, ilaçlar bittiğine göre verin oradan votka+carlsberg, diyeceklerim bu kadar çav.

Blogu tekrar kapatmayacaksın değil mi?

Şu konuda net şekilde anlaşalım. Blogumu kapatmadım, bir önceki google hesabımı silerken yanlışlıkla bloğumda silindi gitti. Emin olunuz, bu konuda sizden daha çok üzgünüm. Yanlışlıkla sildikten sonra da zihnim şarkı söylemeyi bıraktı ve bir kaç ay ayrı kaldım blog zımbırtısından. Her ne olursa olsun, yeniden kayıt olduğumda beni bulmanız da ayrı bir hoşuma gitti. Hepinize çok güzel bir kahve ısmarladım gitti.

Teşekkürler ederim. 

Ghostbusters etkisi mi diyelim?

Bir kaç arkadaşınız olur hayatınızda. Aileleriniz aile dostu oldukları için beraber büyürsünüz. İlkokul'da bir kişi yurtdışında yaşasa da, TR'ye döndüğünde o 4 kişilik arkadaş grubu tekrar birleşir ve Ortaokulda, Lise'de, Üniversite'de hem beraber büyürler, hemde hayatları tekrar eskisi gibi olur. Yan yana, büyük maceralarla. Hatta öyledir ki, leblebi tozunu yutarken öksürdüğümüzde bile gülercesine hadi devam diyebilen çocukluk. 

Yahu sen çok güzel yazılar yazıyordun, neden tekrar bir blog açmıyorsun zımbırtılarına daha fazla dayanamayıp alın size blog demek aslında Ghostbusters'ı tekrar dinlemek gibi olabilir, buyurun bakalım. 

Uzun süredir hiç yazmadım, o kadar uzun ki müze koleksiyonuna girebilirim. Arkadaşlarımın sürekli baskılı sorularına dayanamayıp klavyeyi tozlu raflardan indirdim, parmaklarımı da ısıttım. Ben geldim, sizde buradaysanız başlayalım. Evet, bu bir açılış yazısı oldu, velhasıl kelam öyle ciddi bir açılış beklemeyin. Ne kurdele, ne protokol. Sadece eskisi gibi ben, absürtlük, metafor, sürrealist bir şeyler olup çıkacak.

Hadi afiyet olsun; Ghostbusters