Lucifer, Trollerle pikniğe gider mi?


Son günlerde karşıma Lucifer ismi sıkça çıkmaya başladı. Lucifer dizisi ne güzeldi değil mi? Bence bu dizi o türdeki başyapıt olacak, bundan 50 yıl sonra değeri çok anlaşılacak. Aslında Lucifer meselesi hep ilgimi çekmiştir, özellikle de fantastik workshoplarda. Bir yandan düşmüş melek imajıyla ortalıkta dolaşır, diğer yandan kitapların içinde öyle tuhaf şekillere bürünür ki, bazen gerçekten kimden bahsettiğimi unuturum. Kimi yerde koca bir iblis ordusunun başında, kimi yerde sadece gölgelerin arasından sırıtan bir figür. Fantastik edebiyatın en sevdiğim şeylerden biri hem tanıdık hem de sonsuz şekilde yeniden yorumlanabilir bir mistik tip oluşturması. Ara sıra Lucifer'in Trollerle pikniğe çıktığını düşünüyorum, da olmaz değil mi öyle şeyler? Ancak ben zihnimde tasarlayabilirim.

Evde oyalanırken Purcell'in kapağına bir daha baktım, hala ''ben buradayım'' diyor. Sonrasında LucasArts, Nelvana ve Pixar'da çalışmış bir sanatçı olarak kariyerini sürdürmüş. Kitap üç maceradan oluşuyor, ilk ikisi biraz eh işte diyebileceğim türden, üçüncüsü ise tek başına ışıldıyor ve Call of Cthulhu'nun erken dönemindeki en iyi senaryolarından biri sayılıyor. 

Size haftasonu için güzel üç film öneriyorum.

Troll 2 (2025)
İskandinav kokusunu içimize çekelim. Troll 1'in devam filmi. Norveç'in güzel doğasına gidiyoruz ve yeniden uyanan ölümcül bir trol karşısında Nora, Andreas ve kaptan Kris'in zeka, teknik bilgi ve liderliklerini birleştirerek verdikleri mücadeleyi izliyoruz. Doğaüstü güce karşı kurulan bu kırılgan ittifak, hem yıkımı durdurma çabasını hem de ekip içi bağların sınanışı ile dans ediyor.

Predator: Vahşi Topraklar (2025)
Bilirsiniz bu seriyi. Bu sefer vahşi topraklar. Dışlanmış bir avcının kendi kimliğini kanıtlamak için çıktığı ölümcül yolculukta kahramanımız çok mistik tuhaf ses efektli bir şey, insanlığın efsanevi savaşçısıyla kurduğu beklenmedik arkadaşlık hikayesi. Arkadaşı da bir ara bel altı olmadan yaşıyor. Vahşi doğa, ileri teknoloji ve içsel çatışmaların harmanlandığı bir film olmuş. Önceki versiyonları da güzeldi.

Superman (2025)
Süper adamımızın kökenleri ile insan olarak yetiştirilmesi arasındaki çatışmayı merkeze almışlar bu versiyonda. Olağanüstü güçleriyle hem Dünya'yı korumaya çalışıyor hemde sıradan kendi hayatını yaşamaya. Modern Dünyanın eskimiş gördüğü değerlerle bolca miktar çarpışıyor. Bu sefer tuhaf varlıklarda var, kaçırmayın diyore.

Ensiferum

görsel kaynağı: metalblade.com


Arkadaşlaaar, hazır olun, sahneyi ateşe veriyoruz!

Güneş neden hep batarken daha kırmızı, şehirler neden hep en gürültülü anlarında daha yalnız, gitar telleri neden bazen bir insanın kalbinden daha fazlaca atıyor, Ensiferum bu çılgınlığı nereden öğrendi?

Bazı şarkılar kapıyı çalmıyor, Finlandiya'dan omzuna bir el koyup seni dışarı çağırıyor. Ensiferum tam olarak bunu yapıyor. İlk kez Ensiferum döndüğünde, ''Lai lai hei''nin o meydan okuyan melodisiyle insanın içindeki eski bir hikaye uyanıyor. Bu bir savaş narası mı, yoksa kaybolmuş bir yurdun hatırası mı, emin olamıyorsun. Ardından gelen Iron daha sert, daha net bir adım gibi zihninle dans ediyor. ''Iron'' çalarken dünya karşısında sırtın biraz daha dikleşiyor. Ensiferum'un epikliği gösterişten değil, inançtan geliyor. Kılıç asla metafor değil, bir duruş biçimi oluyor. Ancak o duruşu asıl keskinleştiren şey Petri oluyor. O'nun sesi, donmuş bir gölün üstünde çatlayan buz gibi beliriyor. Hem sert hem yankılı. Brutal vokaller bir savaş çağrısı gibi yükselirken, temiz vokaller beklenmedik bir açıklık bırakıyor, sanki sis bir anlığına dağılıyor ve ufuk görünüyor.  

Vokal bir enstrüman değil anlatıcı da olabiliyor. Destanı hem yazan hem haykıran kişi. Ancak onların hikayesi sadece meydan okumaktan ibaret değil. From Afar ile birlikte o sertliğin arasına sızan bir iç hesaplaşma yaşatıyor benliğine. ''Twilight tavern'' ateş başında nefeslenmekse, ''Scars in my heart'' o ateş söndükten sonra geriye kalan kül oluyor. Üstelik Madeleine Liljestam ile. Ensiferum burada ilk kez zırhını biraz aralıyor, kalbin de bir savaş alanı olduğunu kabul ediyor. Daha sonra One man army döneminde ''One with the sea'' diye dolanan o coşkulu nakarat insanı bireysel bir yemine çağırıyor. Kalabalığın içinde tek başına durabilme cesareti. Bu noktada sadece pagan bir destan değil, kişisel bir scream haline geliyor.

Ve sonra yönünü gökyüzüne çeviriyorlar. Thalassic ile gelen ''Andromeda'', Ensiferum’un mistik canavarların dolaştığı ormanlardan marjinal bir yalnızlığa uzanabildiğini gösteriyor. Yıllar içinde kadrolar değişiyor, sesler evriliyor ancak o öz hiç kaybolmuyor. Melodinin içindeki kadim yankı ile ortaçağ ezgilerinde birleşen canavarlar da dinlemeye başlıyor. Onlar sadece bir Viking masalına ortak olmuyorlar. Kendi içlerindeki savaşı, kendi yaralarını ve kendi sonsuzluğunu da duyuyorlar. Şarkı bittiğinde ise sessizlik gelmiyor sadece rüzgar yön değiştiriyor.

Retro dergiler vs dijitalleşme

Biraz uzak kaldım. Bu hafta soğuk algınlığı ile çok güzel ilişki içerisindeydim. O bolca burnumu tıkadı, bense ona battaniye, meyve, ıhlamur sundum. Ne açıdan bakacak olursak olalım kış sezonunda haftasonu evde olmak güzel bir şey. Retro dergiler ve Dungeons&Dragons saatlerimi bolca miktar ağırladım. L. Sprague De Camp'a karşı hissettiğim o hafif tiksintiyi bir kenara koymaya çalışıyorum ancak işin gerçeği şu ki adam fantastik edebiyatın ilk dönemlerinde öyle bir yer kaplıyor ki, görmezden gelmek mümkün değil. Üstelik Dungeons&Dragons'un şekillenmesinde de parmağı büyük. Harold Shea öyküleri gayette şık. O yüzden bir kenara gözle görülür şekilde saygı bırakıyorum.

Sevgili Annabell'in önerdiği Gece Yarısı Kütüphanesi adlı kitabı okumaya başladım, şimdilik Nora'nın tereddütleri beni benden alıyor. Satranç tahtasında yüzüyor, Fransız felsefe ve edebiyatına ilgi duymayan Volts'da var, fakat güzel ilerliyor. 

Dijital çağda her şey hızla kaydırılıyor artık. Ancak retro dergilerin kendine ait fantastik bir gizemi var. Tabii bu, yollarına toprak oldum, sen bastıkça ben kavruldum, görmedin beni bal böceğim diyen Barış amca kadar fantastik bir şey değil. Onlar ağır ağır açılıyor, sayfa çevrilirken meditasyon yapabiliyorlar, bu net bilgi değil asla. PDF dosyasını koklamaya çalışan birini gördünüz mü? Ben görmedim. Retro dergilerde baskı fazla güzel. Algoritmalar bize ne okuyacağımızı söylerken, bu dergilerde sayfada kaydırma yapamazsın.

İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ ve günümüz Çağdaş/Modern çağ derken dijital çağ yaşıyoruz. Like tuşu var, retro dergilerde ise kahve lekesi. Bilin bakalım hangisi daha gerçekci?

2008'de platonik aşık olduğum klipteki şarkı söyleyen sarışın hatuna gidiyorum, dönerim.

90'larda telefonla Hugo'yu kurtarmak.

görsel kaynağı: imdb.com


90'ların başında Danimarka'nın sisli ve mistik havasında kreatif zihinleri ile dans eden Ivan Sølvason ve Niels Krogh Mortensen adında iki kahraman vardı. Amaçları fazlaca marjinaldi. Bu iki kahraman Danimarka TV'lerinde ilk interaktif oyun başarısını geliştireceklerini ve tüm ülkelerde hızlıca yayılacak olan o dönemin devasa fikrinin bu kadar popüler olacağını düşünmüşler midir? Sanmam.

İskandinav mitolojisinden bolca miktar esinlenen filmler ve dizilerden sonra, bu kez ilk interaktif oyun da sahneye çıkmıştı. Bu iki amca Hugo'yu İskandinav folklorunda popüler olan bir trol olarak tasarladı ve çocukluğumuzun güzel yıllarında bizlere güzel hatıralar bıraktılar. 

90'larda TV ekranında telefon tuşlarına basarak bir Trolü kurtarmaya çalışmak o dönemlerde büyük marifetti. Ben defalarca bağlandım oyuna, defalarca mutlu oldum. Elimdeki telefon bir anda joystick'e dönüşüyordu. Telefonda iki üç tuşa basarken kalbim formula 1 pilotu hızında çarpardı. Tolga abinin de yönlendirmesi ile Hugocuğumun kafasına taş düşmesin diye uğraşırken parmaklarım telefona yapışırdı. Çok kez kafasına taşlar da düşerdi tabii. O anlarda içimden of pof yapıp bu Hugo niye bu kadar sakar derdim ehe. Ancak netice ne olursa olsun Cadı'dan sıyrılıp Hugocuğumu çocuklarına ve eşine kavuşturuyordum. Cadı'yı da ayrı severdim. 

Hazır bu cümle eklendiyse İmparatoru'da analım değil mi? 
''Ama netice ne olursa olsun, siz benim gönlümde hep kazandınız, hep şampiyonsunuz! Ve öyle kalacaksınız!'' 17 Mayıs 2000, Fatih Terim

Bu arada Blogger çok çok eskiden Abonelik şeysi destekliyordu, ancak uzun senelerdir bu zımbırtısı yoktu. Önceki günler araştırdım, mailerlite.com'da gayette şık bir Abone kutusu oluşturup blogunuza kolayca entegre edebiliyorsunuz. Güzel tarafı ise blogda yeni post gönderdiğinizde mail adresine bildirim olarak gidiyor, işinize yarayacaktır mutlaka. Çözemeyen olursa yardımcı olurum. Okuma listesi gerçekten evlere şenlik, hiç bir güncelliği yok. 1 saat önce yayınlanan post, yarın tekrar 2-3 saat sonra yayınlandı gösteriyor. Bu yüzden gerçekten işinize yarayabilir.

Bildiğiniz o D'artagnan değil ehe.
dArtagnan - Trink mein Freund

Başım ağrıyor bu Dünya'dan.


Hieronymus Bosch, 1510

Çok sevdiğim Fransız bir atasözü vardır. Denir ki ''Çok şey kucaklayan, hiç birini iyi tutamaz.'' Oysaki ben ne çok şey kucakladım, ne de kucakladığımı tutmak istedim.

Kimse kaybedenleri sevmez, doğa sadece kazananları sever. Ancak ben kazanmayı sevmedim, gençken fazla güzeldim bilirsin. Kilolu insanlar artık Rimbaud gibi görünmüyorlar, zayıflar bir Meat Loaf değil. Ben ise yaşlanmaya aday bir adam, kanımda fazlaca votka var. Biraz şiddetli oluyorum, ancak asla kadınlara ya da çocuklara değil. Kalbimde tasolar var, halen daha postmodern iç monolog şeklinde bir ergenim.

Gece kalkıp gündüz uyuyan, hep genç ve aptal biri olmayı denemek ister miydim bilmiyorum, yüz yaşında bile kesin yaşlı ve deli olacağıma bahse girebilirim. Ancak bilmediğim bir şey var, yanında olanı göremeyecek kadar gençtim. Bazen başka diyarlara gitmeye çok yakınım, ancak Asgard'a hiç davet edilmedim. Yirmili yaşlarımda çenemdeki uzun örgülü sakallarım da yok artık. Ancak Newton'un yerçekimi teorisini dinlerken ellerimden balonları bolca miktar kaçırmışlığım var.

Labirentin sonunda başka bir galaksi yok, insanlara da tahammülüm yok, buna rağmen sosyal hayatta zorlanmak isterdim. Zaten bu insanlığa yeterince verdim, insanlığa orta parmak ile saygımı son kez sunabilirim. Bugün doğa benim yanımda, başım ağrıyor bu Dünya'dan, yüzeyden derine kadar, fazlaca misantropik elegi karışımı.

Hadi çav

İskandinav mitolojisi - Yaratılış: Ginnungagap, Ymir ve İlk Düzen. #2

görsel kaynağı: skjalden.com

İskandinav mitolojisinde evrenin başlangıcına dönüyoruz. İlk postta İskandinav mitolojisi - Yggdrasil ve evren. #1'den bahsetmiştim, şimdi ikinci partı. İskandinavlar teleskopla değil boşlukla başlıyor olaya. Boşluğumuzun adı Ginnungagap. Günümüzün evreni, kainatı. Tamamen sonsuz bir hiçlik üzerine kurulmuş bir yer, buzun sessizliği ile ateşin çığlığının buluştuğu bir sahne. Dünya'da Antarktika olan Niflheim'in soğuk nefesi ile ateş devlerin prova yaptığı Muspelheim'in alevleri bu boşlukta karşılaşacak. Ve bu karşılaşmada da bir kozmik hammadde olan dev doğacaktır. Bundan sonrası akıyor işte.

Ymir: İlk Dev
Kahramanımız Ymir, kozmik boşlukta Niflheim'in buzları ile Muspelheim'in ateşinin karşılaşmasından doğmuştur. Devasa, şekilsiz ve ürkütücü bir varlık olarak oluşur. O bir insan değil daha çok kozmik bir hammadde'dir. O kadar çok büyüktür ki, öldürüldüğünde bedeninden tüm evren yaratılır. Gövdesi toprak, kanı deniz, kemikleri dağ ve kafatası gökyüzü olur. Ymir'in terinden yeni devler türemeye başlar, yani evrenin ilk nüfus patlaması biraz ter kokusuyla gerçekleşir. Hoşunuza gitti değil mi? O'nu besleyen ise Audhumla adında kutsal bir inek. Bu inek nasıl oluştu derseniz, aşağıya ekliyorum. Bu inek arkadaşımız buzları yalarken ilk önce Buri oluşuyor, sonrasında ise Buri'nin oğlu olan Borr. Çok ilginçtir ki Borr'un annesi mitlerde bahsedilmiyor. Borr, Ymir'den türeyen devler soyundan Bolthorn'un (Bölþorn) kızı Bestla ile evlenir. Bu evlilikten ise Odin, Vili, Ve doğar. 

Ufak bir ekleme, Niflheim'in buzları ile Muspelheim'in ateşi karşılaştığında buzlar erimeye başladı, bu eriyen buzlardan ilk canlılardan biri olarak Audhumla (kutsal inek) oluştu. Yani Ymir'den hemen sonra gelen varlıktır. Audhumla kutsal bir inektir ve rolü ise Ymir'i sütüyle beslemek olur.

Düzenin Kurulması
Borr’un oğulları (Odin, Vili, Ve) kaostan düzen yaratmak için Ymir'i öldürür. Etinden toprak, kanından denizler, kemiklerinden dağlar, kafatasından gökyüzü ve beyninden bulutlar yapılır. Fazlaca marjinal geliyor kulağa. İlk düzen, Ymir'in kaos bedeninden doğmuş oluyor. Onun parçalanışıyla gökyüzü, toprak ve denizler şekilleniyor, böylece dokuz diyarın ilki olan ve JRR Tolkien amcamın bahsettiği Midgard (İnsanların yaşadığı yer) kuruluyor. Ardından diğer diyarlar birer birer ortaya çıkarak evrenin kapıları açılıp tüm kozmos bir devin ölümüyle haritalanıyor. 

İsimler hakkında kafanız karıştıysa eğer bkz;
Ymir: İlk dev
Audhumla: Kutsal inek, Ymir'i besliyor
Buri: İlk tanrı
Borr: Buri'nin oğlu
Bestla: Borr'un hanımı
Bolthorn: Bestlanın babacığı, Ymir'in soyundan gelen bir dev
Borr ve Bestla'nın doğan çocukları; Odin, Vili, Ve

Bir sonraki post düzenin kurulması ile ilgili Ymir'in ölümü ve Dokuz Diyarın doğuşu içerikte olacak. Ben de bunları postlarken eskiden aldığım notları okuyorum, harika bir nostaljik kuşağı gibi geliyor. Bu serilerde Yüzüklerin Efendisi serilerinin nasıl şekillendiğini de görebileceksiniz.


İskandinav mitolojisi kategorisinden diğer yazılar;

Ööörtmenim, her hamlemde gölgeleri büyüttüm ben, sen ne diyorsun?



''Her hamlemde gölgeleri büyüttüm ööörtmenim, ışık geri çekildi, geriye yalnızca çürüyen Tsathogghua kaldı.''

Eski tarihlerde kurgulanan masa oyunlarını fazla marjinal bulurum. Dürüst olmak gerekirse bunlara bir oyun olarak bakmıyorum. Sene 2001, 14 yaşlarındayken ilk kez oynadığım Trail of Tsathogghua'da bunlardan biri. Sıradan bir yolculuk gibi başlayan hikaye, eski çağ ritüellerinin ve kadim varlıkların gölgesinde ilerliyor. O tarihlerde oyun için aldığım notları kurcaladım dün gece. Oyun notlarımın arasında Grönland'ın buzları da vardı, sessizliği kadim bir mezar gibi ağırdı ve o buzların altında Tsathogghua'nın çürüyen nefesi yankılanıyordu. Voormish insanları, Hyperborea çağında yaşamış ilkel ve yarı insan hizmetkarlardı. Kültistler ise, Tsathogghua'ya gizlice tapan üyelerdi. Tüm bu varlıkları yok etmek için Ejderha başlı bir gemi bile inşa etmişim notlarda. Onların arasından sıyrılıp üstün gelmek kadim bir zinciri kırmak gibiydi.

O an ne hissettiğimi halen daha hatırlıyorum. Her bir hamlemde kapılar aralanıyordu, gizli mağaraların derinliklerinden gelen Tsathogghua'nın fısıltısını sanki duyuyor gibi oluyordum. 14 yaşında bir çocuk olarak masanın üzerinde oynanan oyunun aslında ruhumun içinde yazılan bir ritüel olduğunu fark etmiştim. Bu yüzden Stranger Things dizisini çok beğenmiştim, ki oradaki elemanlarda masa oyunları ile büyüdü.

''Tsatthahththaha kim alpirikciğim?''
Ortaokuldayken örtmenimiz ders dışı bir aktivite yapmak için gün belirlemişti. Oyun günü. O dönemlerde atari oyunları çok popülerdi ve sınıfın hemen hemen tümü atari oyunlarından bahsetmişti. Tabii ki ben de oynadım atari oyunlarını ancak ben daha çok zihnimi geliştirebileceğim oyunlara bırakmıştım kendimi. Masa oyunları ilgimi sürekli çekmişti zaten. Babamın o koskoca arşivi bunda etkili olmuştu. Örtmenime oyun için aldığım notları okumuştum. Masa oyunlarını bilmediği için şaşırmıştı, sadece ''güzelmiş'' dediğini hatırlıyorum. Ben bu duruma aslında içerlenmiştim, atari oyunlarını anlatan her sınıf arkadaşıma güzel uzun yorumlar yapan örtmencik, benim oyun yorumlarıma sadece güzelmiş demişti. Şimdi düşünüyorum da bu tarz oyunları bilmeyen insan ''Her hamlemde gölgeleri büyüttüm ööörtmenim, ışık geri çekildi, geriye yalnızca çürüyen Tsathogghua kaldı.'' cümlesine ne desin? Tsathogghua ne yavrucuğum? Gölgeler ne alaka? 

Bu arada Annabell'in blog adresi değişmiş, yeni adresi; gunbatiminotlari.blogspot.com

Dur bir dakika. Şubat'a mı girdik şimdi, gizli bir fast forward mı oluyor, ciddi misiniz?
Şubat'ın ilk ütü içeriği. Konsantrasyon ütü zımbırtısı. Şu gömlekleri ütülemekten nefret ediyorum ve hiç beceremiyorum. Bu arada kurutma makinesi son zamanlarda toz moz çıkartmamaya başladı, ya ev ve giysiler çok temiz, ya da makine'nin o filtresi bozuldu. Daha önce karşılaşan oldu mu bu durumla acaba? Bilgisi olan hanımlar/erkekler varsa bilgilendirirse sevinirim. 

Hadi dinleyelim.