İskandinav mitolojisi - Midgard'ın kuruluşu ve İlk insanlar #3


görsel kaynağı: snl.no

Midgard'ın Kuruluşu ve İlk İnsanlar

Ginnungagap'ın sessiz boşluğunda doğan Ymir, evrenin ilk devi olan kahramanımızdı ve varlığıyla düzenin önündeki engeldi. Onu öldüren ise ilk tanrı olan Borr'un oğulları Odin, Vili, Ve idi. Önceki postta belirttiğim gibi Ymir'in ölümüyle evrenin haritası çizilmişti. Bu düzenin adı Dokuz Diyar olmuştu. Ymir'in kanı diğer devleri boğarken, soyundan gelen Bergelmir ve eşi bir tahta tekne benzeri yapıya binerek kurtuldular. Böylece devlerin nesli tamamen yok olmadı ve Jötunheim'a yerleştiler.

Ymir'in;

  • Etinden toprak,
  • Kanından denizler,
  • Kemiklerinden dağlar,
  • Kafatasından gökyüzü,
  • Beyninden bulutlar,
  • Saçlarından ağaçlar,
  • Kaşlarından Midgard'ın sınırları yapıldı.

Midgard'ın Kuruluşu (İnsanların yurdu)

Tanrılar, insanların yaşayacağı güvenli bir alan olarak Midgard'ı kurdu. Bu diyar denizlerle çevriliydi ve devlerin saldırılarından korunması için Ymir’in kaşlarından sınırlar örüldü. Böylece insanların yaşayabileceği ilk yurt ortaya çıktı. Ask ve Embla'dan türeyen insanlar Midgard'da çoğalarak kendi düzenlerini kurdular. Tarım ve balıkçılık onların temel kaynağı oldu, toprakla uğraşarak yiyeceklerini elde ettiler, denizlerden besin sağladılar. Yalnızca üretimde değil savaşla da varlıklarını sürdürdüler. Devlerin tehdidi ve diğer diyarlarla olan sınırlar daima onları tetikte tuttu. Bu yüzden cesaret ve kahramanlık, Midgard insanlarının en önemli değerleri haline geldi. Ayrıca denizlerle çevrili olan Midgard'ın devasa sularında Midgard yılanı olan ve Loki'nin üç çocuğundan Jörmungandr'da yaşar. Jörmungandr'ın varlığı hem güvenlidir hemde tehdittir. İleride Thor bu yılan ile bir kaç defa karşılaşacaktır.

Midgard'ın en fantastik konusu ise Ask ile Embla. 
Midgard kurulduktan sonra tanrılar, bu yeni dünyanın boş kalmaması gerektiğini düşündüler ve bir gün sahilde iki ağaç buldular. Bu ağaçlardan birinin adı Ask (erkek) diğerinin adı Embla (kadın) oldu. Voluspá'da Odin, Høne ve Lodur, sahilde buldukları iki ağaca hayat verirler ve bunlar Midgard'ın ilk insanı Ask ve Embla olur. Gylfaginning'de ise bu iki ağaca hayat verip onları Midgard'ın ilk insanı yapan tanrıların Odin, Vili, Ve olduğu anlatılır. 

  • Voluspá'da Odin nefes, Høne ruh, Lodur ise saç ve insan görünümü bahşeder.
  • Gylfaginning'de ise Odin nefes ve yaşam, Vili zeka, Ve ise görünüm yeteneği bahşeder.

Embla: Midgard'ın ilk insanlarından (kadın)
Ask: Midgard'ın ilk insanlarından (erkek)
Jörmungandr: Midgard'ın denizlerinde yaşayan dev bir yılan. Loki'nin oğlu.
Bergelmir: Ymir'in soyundan gelen ve eşi ile kurtulan dev.
Voluspá: Anonim mitolojik ve kahramanlık şiirleri (şiirsel edda) 
Gylfaginning: Snorri Sturluson’un düzyazı eseri (şiirsel edda) 


İskandinav mitolojisi kategorisinden diğer yazılar;

Fotoğrafı çekeceğin vakit bir ki üç kediler aşkına de Alpirik abi.


Merhaba kızlar, ben Coffy.
Çok yakışıklı 4 yaşında bir erkeğim. Tanışalım mı?

Bir kaç gündür havalar fazla iyi, sun is coming back. Haftasonu arkadaşım davet etti, güzel bir akşam yemeğine, harika bir kahvaltıya kim hayır der ki? Tam anlamıyla harikaydı. Coffy'de vardı. Bana içini bolca miktar döktü. Onun bana aktardıklarını şimdi ben de buraya aktarıyorum.

Adım Coffy, güya kahve kısaltmasından geliyor. Kulağıma fısıldanan lakaplar ve havada uçuşan temelsiz ithamlarla karşılaştım, gerçeğin maskesini düşürmek niyetindeyim. Beni ''şişman kedi'' diye damgaladılar, oysa gerçeklik bambaşka. İri yapılı bir erkek kediyim, doğam gereği dişi benzerlerimden daha heybetliyim. Sağlık kontrolünde tartıya çıktığımda evet sınırda bir rakam belirdi, ancak mevcut dengemi koruduğum sürece hiçbir sorun yok.

İkinci olarak, mobilyaları tırmalamakla suçlanıyorum. O toz kondurmadığın arkadaşın varya evdeki her yüzeyi kalkan gibi kapattı, bana yalnızca tırmalama direklerim kaldı. Direkler eğlenceli ancak tekdüze. İçimdeki vahşi içgüdü çeşitlilik ister. Sonuçta ben bir kediyim, ne bekleyebilirsin ki? İnsanım bilmediği sürece paspasın harika bir tırmalama pedi olduğunu keşfettim.

Ve gelelim şu köpek meselesine. Evdeki o saf suratlı mahluk arkadaşlık peşinde koşuyor, ancak ben köpek dostluğuna ihtiyaç duymuyorum. Bilirsin kedilerle köpekler kadim bir rekabetin iki tarafıdır. Ona gözlerini tırmalamadan sabır gösteriyorum, ancak sınırı aşarsa tıslıyorum. Bu evin patronu kim hatırlatmak zorundayım. Yanlış anlaşılmasın tahtın sahibi benim.

İnsanım beni ''fazla sevecen'' diye suçlamış, ne tuhaf! Gece yarısı üzerine atladığımı söylüyor, ancak sabah 5:30 gece yarısı değildir. Benim gibi usta bir uyku sanatçısı olsaydı, gün boyu ofisinde miskinlik yapmazdı. Üstelik mırıltılarım ve okşamalarım bir armağan. İstersem tıslayarak düşman kesilebilirdim, fazlasıyla sabırlı bir ruh taşıyorum, bu yüzden şükretsin.

Ve evet tırmanış tutkumu da bahane etmiş. Buzdolabı, dolaplar, masa, tezgah hepsi benim için birer dağ zirvesi. Kediler meraklıdır, çevreyi keşfetmek doğamızda var. Ocağın üzerinde yürürüm ancak yanmam. Buna rağmen sırf beni rahatsız etmek için bu maceraları suç gibi göstermesi anlamsız.

Şimdi diyeceksin ki oyuncaklar? İnsanım beni kedi nanesiyle doldurulmuş farelere ve lazer ışığının peşinde koşmaya zorlamaya çalıştı. Ancak bunlar benim gözümde ucuz birer illüzyon. Ben onurlu bir kediyim, ben sıradan bir avcı değilim, sahnenin başrolüyüm. Üstelik rengim siyah!

Ve küçük bir sır, klavyenin üzerinde yürümemden hoşlanmıyor. Ancak ben tuşların üzerinde dans eden bir gölge gibiyim, bu benim sessiz başkaldırımım. Lütfen İnsanıma söylemezsen sevinirim Alpirik abi, mamasız bırakır falan kediler aşkına! 

Aşağıdaki şarkıyı blogundaki tüm kızlara armağan ediyorum. gala vibe'a hiç, erkeklere asla! 

MTV prodekşın.

2000-2001'lerde herhangi bir Türk genci gibi, ben de MTV'mi izliyordum. İstemediğim şey ise aileminde o saatlerde izlediği geri dönüş yolunda olan ''eski'' müzisyenlere maruz kalmaktı. 14 yaşlarında hangi erkek Steve Winwood dinlemek ister ki? Traffic'i neden tanıyayım ki? Dire Strais'i mi? Kimin umrunda. Benim kanım o seneler deli akıyor, şöyle bangır bangır çalan rock'n roll olsa daha iyi olmaz mı? 

Tina Turner 'Private dancer' ile tekrar gündeme geldiğinde muhtemelen 45 yaşlarındaydı ve muhteşem görünüyordu. Bir lise öğrencisi için çok şey ifade ediyordu evet, ancak bir Guns N' Roses değildi tabii. Aynı şeyi Aretha Franklin içinde düşünüyorum. Annecik ve babacık, Who's zoomin who? döneminde Aretha ablamız hakkında güzel bir şey söylememişti. Annemin deli gibi beğendiği David Bowie için bile. Let's dance çok popülerken David amca 36 yaşlarındaydı, onun önemli olduğunu sağolsun bizimkilerden fazlaca duyuyordum ancak Ziggy Stardust'ı hiç duymamıştım. Tüm bunlara rağmen neden bu tipler? 

O yaşlarda empati yapmayı tercih etmediyseniz beni güzelce kafanızda tasarlayabilirsiniz. TV karşısında saatlerce rock'n roll saatinin gelmesini sabırsızlıkla bu tipleri dinleyerek beklemek alışa gelmiş bir durumum değildi. Tam karşında eğlenen anne ve babanın coşkulu şekilde şarkılar hakkında kritik yapmalarını dinlemeyi tercih etmemişim. Eh bir de yanında küçük kardeşin ''abi hadi gel oynayalım, abı abı abı'' baskılarına göğüs gerip saatlerce Guns N' Roses, Bon Jovi, Def Leppard, Metallicaları beklemek benim için nar tanelerini kabuğun içinden tek tek çıkartmak kadar zordu. Hepsinden bir şarkıyı özel kılmıştım.

Ve rock'n roll saati geldiğinde mi? Beni tutana aşk olsun! O an TV'nin karşısında başka bir diyarda olurdum. Gitar rifflerini duyduğumda damarlarımda kan hızla dolaşırdı. Halen daha hatırlıyorum çocukluk anlarımı da resmen yaşıyormuşum. Hatta TV kumandasını alıp şarkıları ben söylüyormuşum gibi tuhaf şeyler yapardım, hareketlere gel işte ahah. Hanginiz yapmadı ki? Kardeşim tuhaf tuhaf bakardı. Bu arada okuldan döndüğümde ara sıra TV kumandası ile kedilere konser verirdim, hepsi izlerdi ahah. Çocukluk güzelmiş be! Bu yaş zımbırtısını kim çıkardı lan? Büyüme, yaşlanma olgusunu? 

İlgili o şarkılar;

Neredesin Helgacığım? Helga geri dön. Helgaaaaa.

Bugün ofiste klimanın psikolojisi ile bolca miktar haşır neşir olduk. Bizim departmanımızdaki çalışanlar üşürken diğer departmanlardaki arkadaşlar sauna mı ya bu replikleri yaptı. Kimisi 23'ü savundu, kimisi 19'u. Kutup bölgesi ile Tropikal bir ülke arasında gidip gelen bir iklim kuşağı yaşadık. Direkt aksiyon alıp durumu düzelttirdim. Eve gelirken çok güzel bir pasta aldım kendime.

Önümüzdeki hafta Almanya'dan iş ortağmız Helga diye isim koyduğum Hanım ve ekibi gelecek. Yani ofisteki kahve makinesinin performans testi haftası başlıyor. İşbirliğimizi güçlendirmenin içerikleri ile dolu dolu bir hafta olacak sayın seyirciler. Tüm bu works to works içeriklerinin arasında hangi kurabiye daha çok sevildi gibi konuları da ele alacağız. Helgacığımın hediye edeceği Santiano'nun albümü de gelecektir diye düşünüyorum. Gelmezse nein nein nein replikleri yaparım tabii. Bugün YK başkanı yaza hazır mısın diye sordu, her daim tabii ki. Nisan-Mayıs aylarında benim iş gezileri sezonu start alacak. Sanırım ilk Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan üçlüsünü tercih edeceğiz, en mantıklısı da bu.

Ve bugünün en güzel konusu. Sosyal sorumluluk projesi kapsamında, kurumsal iletişim direktörü hanımefendiye ve diğer departmandaki yönetici arkadaşlara verdiğim gazla 3 olan okulu 5’e çıkardık. Bu esktra 350 küsur minik kalbin yıl sonu boyunca çeşitli aktiviteler ile mutlu olacağı anlamına geliyor. Aslında palyaço aktivitesi için Troll kostümü bulup onlarla eğlenmek var da, çocuk şimdi bunlar olmaz ahah. Bir ilkokul'un aktivitesine bizzat ben gideceğim. Ve inanılmaz derecede şu anda 25 yaşlarında kalsaydım diye iç çekiyorum. 

Şu anda kendime çok güzel bir kahve hazırladım ve Merritt'in gizli Dünya'sına hipopotam atağı ile daldım. Ay Havuzu bunun en belirgin örneği. Başlangıçta bilimsel bir keşif gezisi gibi görünen hikaye, kısa sürede uzaylı hükümdarların hüküm sürdüğü, tuhaf teknolojilerle dolu ve katman katman gidilmesi gereken bir yeraltı diyarının inişine doğru dönüşüyor. Her yeni oda, yeni bir tehlike ve daha derin bir gizem barındırıyor.

Creedence Clearwater Revival - Travelin' Band

Lucifer, Trollerle pikniğe gider mi?


Son günlerde karşıma Lucifer ismi sıkça çıkmaya başladı. Lucifer dizisi ne güzeldi değil mi? Bence bu dizi o türdeki başyapıt olacak, bundan 50 yıl sonra değeri çok anlaşılacak. Aslında Lucifer meselesi hep ilgimi çekmiştir, özellikle de fantastik workshoplarda. Bir yandan düşmüş melek imajıyla ortalıkta dolaşır, diğer yandan kitapların içinde öyle tuhaf şekillere bürünür ki, bazen gerçekten kimden bahsettiğimi unuturum. Kimi yerde koca bir iblis ordusunun başında, kimi yerde sadece gölgelerin arasından sırıtan bir figür. Fantastik edebiyatın en sevdiğim şeylerden biri hem tanıdık hem de sonsuz şekilde yeniden yorumlanabilir bir mistik tip oluşturması. Ara sıra Lucifer'in Trollerle pikniğe çıktığını düşünüyorum, da olmaz değil mi öyle şeyler? Ancak ben zihnimde tasarlayabilirim.

Evde oyalanırken Purcell'in kapağına bir daha baktım, hala ''ben buradayım'' diyor. Sonrasında LucasArts, Nelvana ve Pixar'da çalışmış bir sanatçı olarak kariyerini sürdürmüş. Kitap üç maceradan oluşuyor, ilk ikisi biraz eh işte diyebileceğim türden, üçüncüsü ise tek başına ışıldıyor ve Call of Cthulhu'nun erken dönemindeki en iyi senaryolarından biri sayılıyor. 

Size haftasonu için güzel üç film öneriyorum.

Troll 2 (2025)
İskandinav kokusunu içimize çekelim. Troll 1'in devam filmi. Norveç'in güzel doğasına gidiyoruz ve yeniden uyanan ölümcül bir trol karşısında Nora, Andreas ve kaptan Kris'in zeka, teknik bilgi ve liderliklerini birleştirerek verdikleri mücadeleyi izliyoruz. Doğaüstü güce karşı kurulan bu kırılgan ittifak, hem yıkımı durdurma çabasını hem de ekip içi bağların sınanışı ile dans ediyor.

Predator: Vahşi Topraklar (2025)
Bilirsiniz bu seriyi. Bu sefer vahşi topraklar. Dışlanmış bir avcının kendi kimliğini kanıtlamak için çıktığı ölümcül yolculukta kahramanımız çok mistik tuhaf ses efektli bir şey, insanlığın efsanevi savaşçısıyla kurduğu beklenmedik arkadaşlık hikayesi. Arkadaşı da bir ara bel altı olmadan yaşıyor. Vahşi doğa, ileri teknoloji ve içsel çatışmaların harmanlandığı bir film olmuş. Önceki versiyonları da güzeldi.

Superman (2025)
Süper adamımızın kökenleri ile insan olarak yetiştirilmesi arasındaki çatışmayı merkeze almışlar bu versiyonda. Olağanüstü güçleriyle hem Dünya'yı korumaya çalışıyor hemde sıradan kendi hayatını yaşamaya. Modern Dünyanın eskimiş gördüğü değerlerle bolca miktar çarpışıyor. Bu sefer tuhaf varlıklarda var, kaçırmayın diyore.

Ensiferum

görsel kaynağı: metalblade.com


Arkadaşlaaar, hazır olun, sahneyi ateşe veriyoruz!

Güneş neden hep batarken daha kırmızı, şehirler neden hep en gürültülü anlarında daha yalnız, gitar telleri neden bazen bir insanın kalbinden daha fazlaca atıyor, Ensiferum bu çılgınlığı nereden öğrendi?

Bazı şarkılar kapıyı çalmıyor, Finlandiya'dan omzuna bir el koyup seni dışarı çağırıyor. Ensiferum tam olarak bunu yapıyor. İlk kez Ensiferum döndüğünde, ''Lai lai hei''nin o meydan okuyan melodisiyle insanın içindeki eski bir hikaye uyanıyor. Bu bir savaş narası mı, yoksa kaybolmuş bir yurdun hatırası mı, emin olamıyorsun. Ardından gelen Iron daha sert, daha net bir adım gibi zihninle dans ediyor. ''Iron'' çalarken dünya karşısında sırtın biraz daha dikleşiyor. Ensiferum'un epikliği gösterişten değil, inançtan geliyor. Kılıç asla metafor değil, bir duruş biçimi oluyor. Ancak o duruşu asıl keskinleştiren şey Petri oluyor. O'nun sesi, donmuş bir gölün üstünde çatlayan buz gibi beliriyor. Hem sert hem yankılı. Brutal vokaller bir savaş çağrısı gibi yükselirken, temiz vokaller beklenmedik bir açıklık bırakıyor, sanki sis bir anlığına dağılıyor ve ufuk görünüyor.  

Vokal bir enstrüman değil anlatıcı da olabiliyor. Destanı hem yazan hem haykıran kişi. Ancak onların hikayesi sadece meydan okumaktan ibaret değil. From Afar ile birlikte o sertliğin arasına sızan bir iç hesaplaşma yaşatıyor benliğine. ''Twilight tavern'' ateş başında nefeslenmekse, ''Scars in my heart'' o ateş söndükten sonra geriye kalan kül oluyor. Üstelik Madeleine Liljestam ile. Ensiferum burada ilk kez zırhını biraz aralıyor, kalbin de bir savaş alanı olduğunu kabul ediyor. Daha sonra One man army döneminde ''One with the sea'' diye dolanan o coşkulu nakarat insanı bireysel bir yemine çağırıyor. Kalabalığın içinde tek başına durabilme cesareti. Bu noktada sadece pagan bir destan değil, kişisel bir scream haline geliyor.

Ve sonra yönünü gökyüzüne çeviriyorlar. Thalassic ile gelen ''Andromeda'', Ensiferum’un mistik canavarların dolaştığı ormanlardan marjinal bir yalnızlığa uzanabildiğini gösteriyor. Yıllar içinde kadrolar değişiyor, sesler evriliyor ancak o öz hiç kaybolmuyor. Melodinin içindeki kadim yankı ile ortaçağ ezgilerinde birleşen canavarlar da dinlemeye başlıyor. Onlar sadece bir Viking masalına ortak olmuyorlar. Kendi içlerindeki savaşı, kendi yaralarını ve kendi sonsuzluğunu da duyuyorlar. Şarkı bittiğinde ise sessizlik gelmiyor sadece rüzgar yön değiştiriyor.

Retro dergiler vs dijitalleşme

Biraz uzak kaldım. Bu hafta soğuk algınlığı ile çok güzel ilişki içerisindeydim. O bolca burnumu tıkadı, bense ona battaniye, meyve, ıhlamur sundum. Ne açıdan bakacak olursak olalım kış sezonunda haftasonu evde olmak güzel bir şey. Retro dergiler ve Dungeons&Dragons saatlerimi bolca miktar ağırladım. L. Sprague De Camp'a karşı hissettiğim o hafif tiksintiyi bir kenara koymaya çalışıyorum ancak işin gerçeği şu ki adam fantastik edebiyatın ilk dönemlerinde öyle bir yer kaplıyor ki, görmezden gelmek mümkün değil. Üstelik Dungeons&Dragons'un şekillenmesinde de parmağı büyük. Harold Shea öyküleri gayette şık. O yüzden bir kenara gözle görülür şekilde saygı bırakıyorum.

Sevgili Annabell'in önerdiği Gece Yarısı Kütüphanesi adlı kitabı okumaya başladım, şimdilik Nora'nın tereddütleri beni benden alıyor. Satranç tahtasında yüzüyor, Fransız felsefe ve edebiyatına ilgi duymayan Volts'da var, fakat güzel ilerliyor. 

Dijital çağda her şey hızla kaydırılıyor artık. Ancak retro dergilerin kendine ait fantastik bir gizemi var. Tabii bu, yollarına toprak oldum, sen bastıkça ben kavruldum, görmedin beni bal böceğim diyen Barış amca kadar fantastik bir şey değil. Onlar ağır ağır açılıyor, sayfa çevrilirken meditasyon yapabiliyorlar, bu net bilgi değil asla. PDF dosyasını koklamaya çalışan birini gördünüz mü? Ben görmedim. Retro dergilerde baskı fazla güzel. Algoritmalar bize ne okuyacağımızı söylerken, bu dergilerde sayfada kaydırma yapamazsın.

İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ ve günümüz Çağdaş/Modern çağ derken dijital çağ yaşıyoruz. Like tuşu var, retro dergilerde ise kahve lekesi. Bilin bakalım hangisi daha gerçekci?

2008'de platonik aşık olduğum klipteki şarkı söyleyen sarışın hatuna gidiyorum, dönerim.