Aile ziyareti şeysi.

Haftasonu aileme sürpriz yaptım. Sıradan bir günün içine küçük bir mucize gizledim. Kapıyı açtıklarında yüzlerindeki şaşkınlık, çocukluğumdan beri özlediğim o sıcak kahkahalara dönüştü. Sürpriz, evrenin paketlenmiş kahkahasıdır arkadaşlar, net bilgi. Tabii bizimkilerin ayaklarının kenarlarından gözü ve kafası görünen gizli filozofumuz da kapıdaydı.

''Yahu geleceğini neden söylemedin? Sana en sevdiğin yemekleri yapardım!''
Akşam yemeği için Anneanne'mi almaya gittim. Bir tek o kaldı ailede büyüklerden. Daha önce hiç sevmediğim bir yiyeceğe, bu ziyaret sırasında istemeyerek de olsa ikinci bir şans verdim. İlk paella deneyimimde bolca bulunan, belki de bebek olan bütün kızarmış kalamarlarla neredeyse felaketle sonuçlanan bir karşılaşmanın ardından, kalamardan özenle uzak durdum. Ancak brokoli, pırasa ve biftekte olduğu gibi, bu yiyecek konusunda da fikrimi değiştirmek zorunda kalabilirim. Bir gün kalamar bana göz kırparsa bu noktada kaderim değişebilir. Anneannem artık 85 yaşlarında, şarap içemedik onunla. Dayılarım, eşleri ve çocukları da geldiler, güzel bir yemek keyfi oldu. Çocuklarla oynamayı, onları kandırmayı çok özlemişim. Bir tane ufak veledim var benim, o'na ''örümcek adam benim arkadaşım'' dedim. Demez olaydım, saatlerce bana örümcek adamla maceralarını anlatır mısın dayı dedi. Hepsine hediyelerini verirken gözlerindeki mutluluklarının içinde sörf yaptım. Bu arada annemin arkadaşı yurtdışından güzel bir şarap getirmiş, ambalajı kadar kendisi de fazla güzel. Şişe'yi direkt aşırdım tabii. 


Yarın oldu bir kaç arkadaşımla buluştuk, konuştuk, eskileri yad ettik. Umarım diğer arkadaşlarım bozulmazlar. Bir arkadaşım sabah kahvaltısına, diğer arkadaşım akşam yemeğine davet etti. Ulan hepsi evlendi, çoluk çocuğa karıştılar. Kimisi çocuğuna 'Alpirik amca de kızım diyor, diğeri Alpirik amca de oğlum diyor. Tıp ki bir arkeoloğun kazıda fosil yerine plastik bir şey bulması gibi durumlar yaşadım. Amca mıyım lan ben? ''Abi de kızım, abi de oğlum.'' Neyse çocuklar oyuncaklarını sevdiler o yeter. Gerçi çocuk çocuktur, ne alsan sevinir. 

Garajın yanındaki kilere adımlarımı attığımda işte benim küçük Dünya'm başlıyordu. Her geldiğimde özenle uğraşırım, temizlerim, düzeltirim. Küçüklükte okuduğum tüm kitaplar, defterlerim, hatıralar, bir kaç minik giysilerimle merhabalaştık. Her geldiğim de mutlaka bir şey bırakırım, bu sefer çok sevdiğim mini geyik kafasını koydum. Kardeşim buraya en son geldiğinde kendi alanını biraz eksiltmiş, benim alanıma da göz dikmiş ve bir kaç oyuncaklarımı aşırmış. 

İki gün boyunca annemin sevgisine maruz kalmak güzeldi. Bu yaşlarda da olsan bir anneye göre her daim çocuksun işte. Sanki İsveç ormanlarında yavru kurt ulumalarıyla yön bulan Fenrir gibi oldum. Tarçın ise nereye oturmak istediysem sanki gizli bir anlaşma yapmış gibi hep benden önce oraya yerleşmişti. Koltuğa, terastaki sandalyeye, sonra yine diğer sandalyeye. Hepsi onun krallığıydı sanki, bana kiracı muamelesi yaptı. Bakmayın siz bu kadar tatlı güzel göründüğüne. Yarın hırçın olup gitmemi bekleyecek bir filozof kedi haline bürünmesini bilmiyordum. En sonunda dayanamayıp hadi kalk diyerek yaklaşmaya çalıştım, ancak ani öfke patlamasını gösterdi bana. Evdeki düzenin agresif bir tiyatrosu, artistliğin kime ya?



Hiç anlayamadığım şekilde kedilerin ben de farklı bir boyutu var, karşıma çıkan siyah kedilerle çok iyi anlaşabiliyorum fakat diğerleri ile asla. Her gün beslediğim kedilerin içinde de var böyle bir tip. 

Bize gelsin.

Kokulu tuvalet kağıdı.

İşler yoğun, ben yoğun, imzalanması gereken dokümanlar yoğun, hava da yoğun. Tüm bu yoğunluğun arasında ekibime katılacak yeni bir arkadaş için bir kaç iş görüşmesine katıldım. Hepsine aynı soruyu sordum ancak hiç birinden kreatif bir yanıt alamadım. Şu kış sezonu artık bitsin, sabah yatağımdan kalkmak istemiyorum resmen. Sevgili Roza'nın önerdiği Sylvia Plath'ın Sırça Fanus'unu okumaya başladım, fazlaca duygu yoğunluğu, bakalım bu tür kitap ben de nasıl bir ruh hali bırakacak. 

Bir kaç gündür Philip Jose Farmer'ın Evrenlerin Yaratıcısı kitabında aldığım notları okudum, güzel oldu. Philip amca Katmanlar Dünyası diye anılacak koca bir fantastik serinin kapısını açacağını tahmin etmiyordu muhtemelen. Burroughs'un Barsoom maceralarını hatırladım. 20. yüzyıldan sıradan bir adam, mistik bir şekilde başka bir diyara ışınlanıyor ve bir bakmışsın yeni Dünya'sında hem inanılmaz güçlü ve zeki hem de egzotik hanımefendiler tarafından fazlasıyla ilgi görüyor. Türkçesi var mı bilmiyorum ancak bir bakın derim, çok güzel bir kitaptır.

Bugün eve dönmeden önce arkadaşımla kahve içtik sonra da beraber alışveriş yapalım dedik. O evli olduğu için alacağı şeyler fazlacaydı. Benimse bir kaç ürün ve bir de o çok sevdiğim kokulu tuvalet kağıdım. Her daim alt raflarda bulunan ürün bu kez sanki Everest'e çıkmış, en üst rafa bırakılmış. Her zaman aynı markete gittiğim için çalışanları tanırım, onlarda beni. Esprisine ''ben almayayım diye mi koydunuz en üst rafa'' diye sordum ehe. Olur mu abi öyle şey falan. Neyse, arkadaş market basamağını bulmaya gitti, 10 dk boyunca raftaki tuvalet kağıdına bakıp arkadaşımla goygoy yaptık. Kokulu tuvalet kağıdı olmadan lavabonun ve banyonun eksik kaldığını hissediyorum. Kokulu tuvalet kağıtsız asla ahah. Kasada bunun tekrar goygoyunu yaptık, kasiyer çalışanda yabancı kalmadı konuya. ''Abi sizin tuvalet kağıdı sizi zirveye çıkarmış'' dedi, çok hoşuma gitti bu cümlesi.

Andromeda'yı unutmayalım.

Baykuş'un retrolu ağacı.


Size göre ben bir Baykuş'um, (artık kim Baykuş diline çevirmişse) ancak ben kalp taşıyan bir varlığım. Geceleri retro ağacımda takılırım. Burası benim sahnem. Ağaç dallarının köşesinde bir gramofon, bardaklarda ise kendime ait özel tarifim votka portakal. İnsanlar beni sadece bilge sanır, gözlüklerimden, sessizliğimden, geceyi izleyişimden. Oysa ben iyi kokteyl’de yaparım. Ancak daha çok iyi bir şarkının içinde yüzerim.

Evet, Pyotr Smirnov benim arkadaşımdır. Biraz ekşi olsa da bana tatlı gelir, tam geceye yakışır. Her yudumda eski günleri hatırlarım, dalların üzerinde ve altında dans eden arkadaşlarım, yapraklardan yükselen rockn roll melodileri ve bir zamanlar aşık olduğum o serçe. Küçüktü, hızlıydı, ancak sesi büyüktü. Her gece retro ağacımın dallarına konar, bana şarkı söylerdi. Sonra bir gün uçtu gitti. O günden beri portakal dilimini bardağın kenarına koyarım, çünkü o portakala çok benzerdi. 

Şimdi ağacımda yalnızım, aslında yalnızlık bana göre değil. Her gece arkadaşlarım gelir bu ağaca, bir hikaye bırakırlar, bir yudum alırlar, sonra giderler. Ben her daim buradayım. Gözlüklerim cam değildir benim, fazlaca görürüm. Tüylerim desen değil, anıdır. Ve bu ağaç geride kalmışlığın, hayalin, biraz da votkanın karışımı. Biliyor musunuz bir gün annem ''artık büyüdün kendine başka bir yaşam alanı bul'' dedi. Ben de kendime bu ağacı bulmuştum. Bir kaç gün sonra bu ağaçtan düştüm, henüz uçmayı tam beceremiyorken. Düşerken kanatlarım zarar gördü, birazda canım yanıyordu. Tam o sırada bir şey belirdi önümde, bana göre dev bir varlıktı, fazlasıyla ürktüm, acıyan kanatlarımla o ayak adımlarından kaçmaya çalıştım ancak olmadı. Bir baktım beni eliyle tuttu, ''dur yahu neden eline alıyorsun'' dedim, ancak benim dilimi bilmiyordu. Meğersem yeni ev yaptığım ağacım onun iş yerinin yakınındaymış. O gün ofisten erken çıkması gerekiyormuş o devin, bende ki şansa bak! Sonra bana şefkatle yaklaşarak benimle konuşmaya başladı, bilmediğim bir dilde konuşuyordu, ancak aklımda tutabildiğim tek kelime Alpirik oldu. Bana baktı, evine götürdü, bana bakmak için ofisinden çıkıp dışarıda oyalanmadan direkt eve geldi, bu huyunu taktir ettim keratanın. İki hafta kadar bilmediğim bir yerde kaldım, her eve dönüşünde benim kendimi iyi hissetmem için ağaç dalları, mini ağaç v.b şeyler getirirdi. Bazen Alpirik abinin arkadaşları da gelirdi, onlarda devdi ve bana ilgiyle bakarlardı. Beni iyileştirdi ve ben iyileşince beni ağacıma tekrar geri götürdü. Götürülme kısmı biraz hüzünlü oldu tabii, sanki ben de o'ndan ayrılmak istemiyordum. Ancak benim evimdi orası ve doğrusunu yaptı. Ağacımda yanıma gelen arkadaşlarım halen daha bir hikaye bırakıyorlar, şarkı söylüyorlar. Ancak o serçe yok artık, sanırım benim öldüğümü düşünüyor. Ara sıra Alpirik abimin geldiğini ve beni kontrol ettiğini de düşünüyorum, ancak denk gelemedik sanırım.

Bu dokunuştan sonra hayatım değişti. Artık yalnızlık bana korku değil, huzur veriyor. Her gece ağacımda dostlarım toplanıyor, hikayeler, şarkılar ve votka eşliğinde geride kalmışlıklarla geleceği aynı bardakta buluşturuyoruz. Alpirik abinin ara sıra şerefe derken beni andığının farkındayım. Çünkü Baykuşların da bir kalbi vardır, hissederiz. Hatta inanır mısınız belki de artık kendi çocuklarım ve kendi ailem de vardır. 

Gamze Ece Hanımcığımın - Düş Bahçelerinde Gezinti adlı kitabı.

Gamze Ece Hanım'ın Düş Bahçelerinde Gezinti adlı kitabını okudum bitirdim. Aslında bir iki günde bitirilecek kitabı ben uzun tuttum. Uzun vakittir içsel yolculuk yapmadığımı keşfettirdi bana. Çünkü gerçekten çok güzel bir içerikti. Okuyan kişiyi sıradan bir deneme kitabının ötesine taşıyor. Kitap boyunca kullanılan dil ve metaforlar, beni adeta zihinsel bir bahçede dolaştırdı. Her bölümde farklı bir duygunun kapısı aralanıyor, kimi zaman huzur, kimi zaman melankoli, kimi zaman da umutla karşılaştım. Ancak en çok melankoli tabii. (Burada sana çok kızdım Gamze Ece, bilgin olsun ehe) Gamze Ece Hanımcığımın dili yalın ancak aynı zamanda derinlikliydi, bu da okuma deneyimini hem kolay hem de düşündürücü kılıyor. Bu bana Borges’in labirentte tek başına dolaşan bir karakterin kendi hikayesini yazmasını hatırlattı. Labirent dar ancak sonuca ulaştığında da gücü fantastik.

Okurken en çok dikkatimi çeken noktalardan biri, arkadaşımızın kendi iç dünyasını samimi bir şekilde paylaşması tabii. Bu samimiyet, okuyan kişiyle güçlü bir bağ kuruyor ve cümleleri kişisel bir yolculuğa dönüştürüyor. Özellikle bazı kısımlarda, kendi hayatımızdan kesitler buluyor gibi oluyoruz ki ben buldum. Sanki bizim iç sesimizi kaleme almış. Bu yönüyle kitap, bireysel deneyimlerin evrenselliğini hatırlatıyor diyebilirim. Bu Yüzüklerin Efendisindeki Elf'lerin marketlerde alışveriş yaptığını düşünmek kadar güzel bir şey.

Sonuç olarak Düş Bahçelerinde Gezinti, kısa ancak etkili bir yolculuk sunuyor. Karakter odaklı bir kurgu yerine duyguların ve düşüncelerin ön planda olduğu bu kitap, okuyana kendini sorgulama ve içsel bir keşif fırsatı veriyor. Bazı bölümlerde karakterler var tabii. Kitabı bitirdiğimde, zihnimde hala yankılanan cümleler olmuştu, bu da bu sevimli kitabın kalıcı bir etki bıraktığını gösteriyor. İçsel bir mola arayan herkes için güçlü bir öneri niteliğinde. Lotus çiçeği metafor kısmını okuyan kişiler sevecektir. İçsel yolculuk anlatıları hoşuma gitti. Gamze Ece'nin kendi iç dünyasına dair yaptığı samimi sorgulamalar, okuyanı kendi hayatıyla kıyaslamaya davet ediyor. Bu bölümler kişisel bir keşif hissi uyandırdığı için sürükleyici oluyor. Ancak ben halen daha Sevda için çok üzgünüm. Keza aynı şekilde Doruk. Özellikle Lotus çiçeği metaforuna hayran kaldım. İkinci bir kitap hazırlığında arkadaşımız da spoiler vermedi tabii. Almak isteyen olursa linki aşağıya bırakıyorum. 

Blogger insanlarının kitap çıkarmalarını marjinal buluyorum. Umarım daha çok arkadaş çıkartır kitap. Aşağıdaki şarkıda 1:16'da Ece Gamze ''gözlüklerini takmış, bateri çalarken kameraya bakıp sonunda kitabımı çıkardım, kendimle iftihar ediyorum'' bakışı atmış. 

Düş Bahçelerinde Gezinti - kitapyurdu.com

Şurada;
1000 musicians - Nirvana - Smells Like Teen Spirit

Seni tiye alan bir kedi.

Şu kış sezonları geldiğinde güvenilir yürüyüş botlarımı giyip 10 kilometrelik bir rota çizip doğanın içine bırakasım geliyor kendimi. Ancak bunu tek başıma yapmak istiyorum. Fazlaca cazip geliyor, soğuk havanın sessizliğiyle birleşen adımlarım, yağmurlu ya da karla örtülü patikalarda yalnızlığın huzurunu bulur en azından. Bu arada sevgili blogger arkadaşımız Ece Gamze'nin ''Düş Bahçelerinde Gezinti'' kitabı bitti, çok güzel bir kitaptı. Kitap için bir post ekleyeceğim.

Bu arada ilgilisi varsa, efsanevi OSR dergisi Fight On!'un 2025 Aralık'ın son günlerinde önceki sene için son sayısını yayınlamış, nasıl erkenden haberim olmadı anlayamadım. David C. Sutherland III'ün anısına ithaf edilmiş, birçok yaratıcının harika makale ve sanat eserleriyle hazırladığı fanzin ortaya çıkmış. Popüler kültürden tamamen uzak eski tarz rönesansının temel ürünlerinden biri olarak görüyorum. Kapağı da fantastik mistik olayları bolca çağırıyor. 

Gelelim bizim konumuza. Bugün eve döndüğümde çok tuhaf bir şey yaşadım. Diğer taraftaki bahçeyi mıntıka olarak belirleyen kedilere de mama verirken bir kedi bana baktı, ben de ona baktım ve mamayı onun yakınına bıraktım. Mamayı bırakmamı küçümseyen esnemesiyle bir bakış attı, resmen beni tiye aldı, ardından kuyruğunu sallayıp uzaklaştı. Hayatımda bu kadar küçümsendiğimi hissettiğim başka bir an olmamıştı sanırım. Hayırdır lan? Dişi kedi olsaydım esneyip gidecek miydin? diye arkasından ciddi ciddi konuştum yani ehe. Tıpkı Hieronymus Bosch’un tablolarındaki yaratıkların bir gün belediye otobüsüne binmesi gibi. Bu sıralar kedilerle aramız maalesef yok. Aslında var tabii, mesela marketin önünde bekleyen bir tane siyah kedi var, markete gelip-giden duyarlı vatandaşlar kedi maması alıp doyuruyormuşlar karnını, ara sıra üşüdüğünde de marketin içine girip uyuyormuş, o da mıntıka olarak belirlemiş orayı. O markete her girdiğimde ben de mama alıyorum doyuyor bir güzel, ancak o siyah renkli yakışıklı bir kedi. Siyah kedilerle aram iyi ehe. Bakalım ailemi ziyarete gittiğimde tarçıncık nasıl karşılayacak.

Eh yarın cumartesi artık.

Sinek mi, Arı mı?

Tuhaf rüyalar görmeye devam ediyorum. Dün gece uykumda teras gibi bir yerdeydim. Kuşların, güvercinlerin, kumruların, baykuşun ve köpeklerin olduğu bir andı. Köpeğe Goji olarak seslendiğimi ve onunda bana doğru koşmaya başladığını hatırlıyorum, yanında da bir arkadaşı vardı. Goji ve arkadaşları kuşlarla oyun oynuyorlardı. Hemen yanımda güvercin ise kumrunun üzerine çıkmış onu gagalıyordu, Güvercin’i elimle alıp başka yere koydum. Baykuş ise bana güzelce bakmıştı, sonra uçtu bir yere, sonra tekrar aynı yerine geldi.

Neyse efendim, bugün Okuma listesinde benimhallerim'in yazısına denk geldim ve sinek-arı kısmından çok etkilendim. Gerçekten çok güzel bir post oluşturmuş. Bu blog yazısına istinaden de bir kaç şey ben söz etmek istedim. (Mutluluk 3 - Mutluluk bir seçimdir) Yazıda sineğin pisli şeylere konduğunu, arının ise güzel çiçeklere konduğu söyleniyor, siz de bir bakabilirsiniz. Arkadaşımın yazısına ek olarak yazmak istediğim bir kaç şey var. Ekolojik olarak bu durum aslında doğal olandır. Sinek de aslında doğanın çöpçüsüdür, yarayı ve pisliği temizler, doğayı koruma içgüdüsü ile davranır. Doğayı koruyor, bu çok farklı bir şey. Bu, denizin bütün sırlarını dalgaların köpüğünde sakladığı kadar nettir. Yerlere tüküren, çöp atan döken insan sıfatındaki varlıklardan çok daha fazlasını yapıyor. Biliyor musunuz ben sivrisinekleri bile öldüremem. Kullanmadığım bir bardakla ya da kapla yakalarım dışarıya yolcu ederim. Onun yaşam hakkını ben versem de öldüremem. Arı ise doğanın bahçıvanı rolünü üstlenir, çiçekten çiçeğe dolaşarak hem güzelliği çoğaltır hem de yaşamın sürekliliğini sağlar. Onun kanat çırpışı, görünmez bir orkestranın ritmi gibi doğaya düzen ve umut taşır. Kelebekler ile arkadaştır bence.

Ben sinek-arı ikilisinden insanlara çok da güzel bağlayabilirim mesela. Şöyle ki, insanlar iki çeşittir, kimi insanlar acıya yönlenir ki pis bir şeydir bu, kimi insanlar ise güzelliğe. İkisi de yaşamın döngüsünde anlamlıdır. Bu tıp kı mutlu olmak istiyorum deyip depresif şarkılar dinleyen birisi gibi. Bazen elma ile ekşi bir mandalina arasında ayrım ya da tercih yapmamız gerekir.

Oysaki ikiside vız vız değil mi?

İskandinav mitolojisi - Yggdrasil ve evren. #1


görsel kaynağı: miomondoo.com

Cumartesinin keyfini yaşıyorum. Yarın da pazar, evde olacağım, dinleneceğim, keyif yapacağım. Bu haftasonunu kendime ayırdım. E artık başlayalım mitolojik postlara. Blogger'da beni tanımayan arkadaşlar var, ufak bir bilgi. Üniversitede tez'imi İskandinav mitolojisi olarak hazırlamıştım. Eski blogumda arkadaşlarla çok güzel kritikler yapardık bu konular için. 16 senedir bu halkların mitlerini, kitaplarını okuyorum, devam da ediyorum. İskandinav mitolojisine de giriş yapalım artık, özlemişim. Yalnız ben postları genelde kısa tutmaya çalışıyorum, umarım bu konuları da kısa tutarım. Mitoloji ile ilgisi olmayan bloggerlar varsa, onlara da ilgi çekici şekilde anlatmaya çalışacağım, belki beğenirsiniz.

Direkt evrenin başlangıcı ve Yggdrasil'den dalalım. Merak edenler genelde teleskoplara bakar, İskandinavlar ise bir ağaca. Ancak öyle sıradan bir meşe değil, dalları göğe, kökleri ölüler diyarına uzanan, ortasında da bizim Dünyamızı taşıyan koskoca bir kozmik ağaç. Arkadaşımızın adı Yggdrasil. Dokuz diyarı birbirine bağlayan bu ağaç, biraz evrenin tramvay hattı gibi çalışır. Şöyle ki, Asgard’a giden tanrılar, Midgard’da yaşayan insanlar, Hel’de bekleyen ölüler. Aynı sistemin farklı durakları. Ve evet, bu tramvay hattında sık sık troll saldırısı veya tanrıların kavgası gibi aksaklıklar yaşanıyor. Her mitolojik hikayelerde olduğu gibi İskandinav mitolojisinde de birbirleri ile savaşan tanrılar var, kısaca Aesir ve Vanir. (Aesir ve Vanir tanrılarının savaşları için ayrıca bir post eklenecek)

Mesela, Yggdrasil’in dallarında sincaplar dedikodu taşır, köklerinde ejderhalar kemirme işlemleri gerçekleştirir, tepelerinde kartallar rüzgarları yönetir. Yani evrenin düzeni aslında biraz da kaosun üzerine kurulmuş bir mizah sahnesi gibidir. 

Dokuz Diyar’da neler, kimler var?

  • Asgard: Tanrıların penthouse dairesi. Odin'in yönetim ofisi, Thor'un çekiç odası, Freyja'nın salonu. Burada ciddiyet bol, ancak entrika daha bol. Asgard'da bulunan tanrılar Aesir'dir. Vanir tanrıları ile savaştan sonra bir kaç Vanir tanrılarından, Asgard'a yolculuklar başlayacaktır.
  • Midgard: Bizim mütevazı apartman katımız. İnsanların yaşadığı, bazen tanrıların uğrayıp komşu ziyareti yaptığı diyar. Yani bizim Dünya’mız.
  • Jötunheim: Devlerin memleketi. Biraz komşu yer havasında ancak burada sürekli kavga çıkar. Tanrılarla devler arasındaki gerilim, evrenin en eski sitcom'u gibi ehe.
  • Vanaheim: Doğa tanrılarının bahçesi. Tarım, bereket, barış falan. Ancak unutmayın, barış da bazen savaşla kazanılır.  Savaşı kaybeden Vanir tanrılarının olduğu yer.
  • Alfheim: Benim en sevdiğim diyar. Elflerin ışıklı diyarı. J.R.R. Tolkien amcamın Yüzüklerin Efendisi serisindeki Elf'ler burada yaşıyor. Ancak şöyle bir detay var, İskandinav mitolojisinde Elfler iki çeşit. Ljósálfar ışık Elfleri ve Dökkálfar karanlık Elfler.
  • Svartalfheim/Nidavellir: Cücelerin atölyesi. Evrenin demircileri burada çalışır, hatta Thor’un çekici Mjölnir de bu atölyeden çıkma. Yani made in Nidavellir etiketi.
  • Helheim: Ölülerin bekleme salonu. Ne cennet ne cehennemdir, daha çok sonsuz bekleme odası gibi bir şey. İç açıcı bir yer değil.
  • Muspelheim: Ateş diyarı. Surtur ve ateş devleri burada prova yapar, Ragnarök için sahneye çıkmayı bekler. Ragnarök kıyamet demektir. Bunun için detaylı bir post gelebilir.
  • Niflheim: Dünya'da Antarktika, gezegenlerden Üranüs'tür. Buz ve sis diyarı. Evrenin soğuk deposu. Ginnungagap’ın buzlu nefesi hala buradan esiyor. (Ginnungagap sonsuz boşluktur)

Bu dokuz diyar, Yggdrasil’in dallarında asılı duran bir evren dekoru gibi. Birbirine bağlanmaları sayesinde hikayeler akıyor, çatışmalar doğuyor, mitler sahneye çıkıyor. Bazen bu dekorun ipleri çözülüyor, bazen de sincap Ratatoskr yukarıdan aşağıya dedikodu taşıyarak işleri iyice karıştırıyor. 

Evrenin bütün diyarları tek bir ağacın dallarında dengede duruyor. Yggdrasil, sadece bir ağaç değil evrenin omurgası, kaderin iskeleti, mitlerin sahne perdesi. Velhasıl kelam bu omurga da kusursuz değil, kökleri sürekli kemirilir, dallarında dedikodular dolaşır, tepelerinde kartallar rüzgarları yönlendirir. Yani evrenin düzeni, biraz da kaosun üzerine kurulmuş düzen gibi. Eğer ilginizi çekerse İskandinav mitolojisini gerçekten çok seveceksiniz. Çünkü serili kitap gibi, sürükleyici, heyecanlı, etkileyici ve fazlasıyla marjinal. Diğer serilik post sonra gelecek.

Öyleyse İskandinav'ın o mistik halini içimize çekelim;